İÇİMDEKİ BENDEN ÖTE BİR BEN ÜZERİNE…

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

10514611_575800975861823_2824598377463070673_n

Bazen hepimizin çok yüce bir yaratıcının bir ışık mikroskopu ile sürekli gözetlediği, üzerinde deneyler yaptığı, yaptığı deneylerin neden, sebep ve sonuçlarını o her şeyi yazdığı kitabına (levhi mahfuzuna) notlar aldığı, kanser gibi yayılan bir hastalığın (iblis ve yandaşları) tedavisini bulmak ve panzehir üretmek için aramıza kendi geliştirdiği ilaçları (peygamberleri, velileri, evliyaları, alimleri ve hatta belki melekleri) enjekte ettiği, lam üzerinde yüzüp duran mikroskobik garip canlılar olabileceğimiz ihtimalini düşünüyorum. Sonuçta bize aklımızın alması imkânsız boyutlarda gözüken evrenin büyüklüğü, bütün bunları yaratan Rabbimizin katında ne kadar olabilir ki? Bizler Onun için insanoğlunun daha sırrını çözemediği bir atom parçacığının çekirdeğini meydana getiren parçacıklar bile olabiliriz!

İnsanoğlunun ulaşabildiği son teknolojik bilgilere göre evrenin haritası ile, insanın beyin sinir sisteminin haritası aynı. Hatta bir insan beyninde, evrende bulunan tüm yıldız ve gezegenlerden daha fazla sinir hücresi bulunmakta. Beynimizdeki sinir hücreleri nasıl birbirine bağlı ise, evren ve içerisindeki tüm gezegenler, yıldızlar ve oluşumlar da bu sinir hücreleri gibi birbirine bağlı. Evrende nasıl hala gizemi çözülemeyen, başka paralel boyutlara ya da evrenlere açılan kapılar olduğu düşünülen solucan delikleri ya da kara delikler varsa beynimizin de hala gizemi çözülemeyen bir takım solucan ve kara delikleri mevcut.

İşte biz de sinir sistemi gibi bu birbirine bağlı evrendeki gezegenlerden birisinde yaşayan, yarattığımız çevresel kirlilik felaketleriyle o gezegenin ve üzerinde yaşayan her şeyin yok olmasına (ya da yaşamasına) sebep olan, etrafındaki her şeyi etkileyen bir canlı türü olduğumuz için, ister istemez tüm bu yaptıklarımızla iyi ya da kötü bağlı olduğumuz evreni ve içerisindekileri de etkilemiş oluyoruz. Hepimiz, bizim kendi küçük cüssemize göre sonsuz büyüklükte olan, ama bir başkasına göre ise sadece bir toz zerreciği kadar küçük olabilecek bir evrenin parçasıyız. Hepimiz, yani evrendeki tüm diğer canlılar, gezegenler, yıldızlar ve biz, bir yerlere bir takım sinyaller alıp veriyor ve gönderiyoruz. Daha önce Arayışname adlı kitabımdaki Kuantum Fiziği ve Şeytanın Oyunu adlı bölümde de belirttiğim gibi, kimimizin radar istasyonu olan beyni, diğerlerine nazaran daha gelişmiş boyutta ve daha güçlü sinyaller alıp veriyor. Bu da demek oluyor ki, dünya dışı yaşam ile iletişim kurmakta daha başarılı.

Düşününce hepimiz aslında bu milyarlarca yıl boyunca evrende salınıp duran yıldız ve gezegen tozlarının bir araya gelişinden oluşmuş varlıklarız. Hele ki insan topraktan oluştuğu için, hepimiz milyarlarca yıl önce parçalanmış ve yeryüzüne serpintileri düşmüş bir yıldızın ya da üzerinde canlıların yaşadığı bir gezegenin ve o canlıların tozlarından meydana gelmiş olan yaratıklar bile olabiliriz. Belki de bizler adına evren dediğimiz yaşayan organik bir sistemde, bir araya geldiğinde o organlardan birisini yaratan (ki O her şeyden hakkıyla haberdar olan, bilen, işiten, gören, alim ve hakim olan olduğu için bana göre o organın adı beyin) ve o organın sağlıklı ya da sağlıksız çalışmasını sağlayacak olan hücrelerden birisinin içerisinde yaşayan ribozom ya da mitokondri gibi yaratıkların tekiyizdir kim bilir? Bizde herhangi bir hastalık ya da bozukluk oldu mu, beyin yani Allah, oraya otomatikman antikor, alyuvar, akyuvar gibi hastalıkla mücadele edecek olan diğer canlıları, dini bir deyişle söylemek gerekirse de melekleri, resulleri, alimleri, arifleri ya da o konu hakkında ilim ve tecrübe sahibi olanları gönderiyor. Belki hastalığın adı kanser ama o ona şeytan adını takmış. Belki de Allah kendisinin üretip, kendi üzerinde test ettiği bir mikrobuna (şeytana) karşı, gene kendisinin ürettiği bir başka mikrop (biz) ile kendi bedeni üzerinde derdine ya da yakalandığı bir hastalığa çare arayan süper bir bilim adamıdır kim bilebilir? Belki Tevrat ve İncil’de bahsi geçtiği gibi “Tanrı Adem’i kendi suretinde yarattı.” denirken, belki de tanrı kendi kendisini yoktan var eden ve sonra kendisine benzer şeyleri yaratıp, onlar üzerinde testler ve deneyler yapan, (sırf evren 16 milyar yaşında olduğuna göre, tanrının katında da bir gün bizim yılımızda bin yıl gibiyse, bizim evrenimize ve zaman algımıza göre Allah şu anda bile sırf 16 milyon yaşında sayılır, belki bizden daha eski evrenler bile vardır bilemeyiz.) süper bir alim ve bilim adamı. Belki gerçekten Yahudilerin iddia ettiği gibi o da bizim gibi bir insan suretinde ve biz de onun bedeninin içerisinde yaşayan, insanın yapı taşı olan dna, protein, vitamin, atom vs gibi bir araya geldiğinde Onu oluşturan, atom gibi en küçük parçacığıyız. Belki de tanrı öyle bir ermiş ve akıl sahibi kimse ki, beynini %100 kapasite ile kullandığı için, vücudundaki her şeyi kontrol edebiliyor, vücudunda olan biten her şeyden haberdar olabiliyor, onu değiştirebiliyor, var edebiliyor ya da yok edebiliyordur. Bu çevresindeki diğer her şey için de geçerli. İstemesi yeterli. Düşünüp, ol dediği anda düşündüğü her ne ise var oluyor. Belki de bir ressam, mimar ya da heykeltıraş gibi bir şeyi yapıyor, deniyor, beğenmiyor ve değiştiriyordur kim bilir? Zaten daha önceden benzer şeyler yaratmış olduğu için, onları ikinci kez yaratmak Onun için daha da kolay. Sonuçta kendisinden bir sürü üreteceğiniz bir şeyin kalıbını çıkartıyorsanız, onun tasarımını ve ilk kalıbını yapmak her zaman için zordur. Ama kalıbı bir kez yaptınız mı, hem onu nasıl yapacağınızı öğrenirsiniz hem de o kalıptan bir sürü kopya çıkartırsınız. Kısacası diğer kopyaları yaratmak daha kolaydır. Bir insan olarak bunun böyle olabileceğini düşünüyorum. (“O başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu Ona göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır”. Rum 27) Hele ki bu kalıbı çıkartılan ve yaratılan şey, kendi kendisine üreyen, kendisinden kopyalar meydana getiren, şimdiye kadar insan eli ve zekasıyla yapılan her şeyi gerçekleştiren bir yaratıksa, yaratılan şeyi siz bir düşünün…

Belki de tanrı öyle bir beyinsel bir güce sahiptir ki, belki bizler hepimiz onun ruhundan bir parça taşıdığımız için, yani bizler ve belki de gözümüzle gördüğümüz canlı ya da cansız sandığımız her şey onun bir parçası, yansıması ve O olduğu için, kendisi düşünce gücüyle istediği şekle girebildiği, olmak istediği şekilde kendisini yaratabildiği için, O her şeyi her şekilde yaşayıp, deneyimlemiş, neyin neden ve niçin olacağını bilip, levhi mahfuzuna öyle yazmıştır. Belki de bu yüzden “O, her şeyi hakkıyla bilendir” (Bakara 29). Üstün bir akıl olduğu için ve belki de geçmiş, gelecek ve şu anda olan biteni de, zaman kavramından muaf olduğu ve Ona göre zaten her şey olup bitmiş olduğundan bildiği için, belki herşeyi bir film şeridi gibi izliyordur. Zamanda yolculuk yaparmış gibi filmi istediği bir karesinde durdurup, kendisi bir role bürünüp, gene kendisi oynuyor ve gene her şeye bizzat kendisi şahit oluyordur. Beğenmediğini siliyordur. İstediğini cezalandırıyor, istediğini ödüllendiriyordur. Belki de dünya hayatı dediğimiz şey Shakespeare’in dediği gibi sadece tanrının yazdığı bir tiyatrodan ibarettir kim bilir? Sonuçta yarattıklarına şah damarından daha yakın olup, nefsinin ona ne fısıldadığını en iyi bilen (Kaf 16) O (Yunus Emre’nin de dediği gibi içimdeki benden öte bir ben olan gerçek ben, çünkü nefsimin bana ne fısıldadığını benden daha iyi kim bilebilir?) değil midir? Öyle olabilmesi için Onun ben olması, ya da bedenimi oluşturan büyük küçük tüm parçacıklarının O olması gerekmektedir. Belki de tüm o bir görünüp, kaybolan Hızır as, ya da Süleyman as yanındaki ışınlanarak gidip gelebilen ilim sahipleri, ifritler, iblisler, cinler ve zaman yolculuğu yapan uzaylı vs zannettiğimiz tüm şeyler bile zaten tanrının ta kendisidir ve biz kıllanmayalım diye algılayabileceğimiz bir şekle bürünüp öyle gelip gidiyordur. (“Ve doğu da Allah’ındır batı da. Artık hangi tarafa dönerseniz dönün, Allah’ın Vechi/yüzü/Zat’ı işte oradadır. Muhakkak ki Allah rahmeti ve lutfu geniştir, herşeyi ilmi ile kuşatandır. (“Bakara 115”) ayetindeki gibi… Belki de o yüzden O yapıp ettiğinden sorgulanamıyordur (Enbiya 23). Çünkü her şeyi yaratan, yazan, oynatan, oynayan ve yöneten de zaten o. Yani meleği de, iblisi de, cini de, dağı, taşı, toprağı, bitkisi, aklınıza gelebilecek olan canlı ya da cansız sandığımız her türlü element, var olan ya da olmayan, ya da var olmadığını sandığımız her şey zaten Odur. O yüzden de her şeyin hikmetini en iyi bilen gene O oluyor.

Dolayısıyla her şeyi yaratan ve yaşayıp deneyimleyen de O olduğu için, neyin neye ihtiyacı olduğunu en iyi bilen ve ona göre rızıklarını veren, hatta ben cinleri ve insanları yalnız bana kulluk etmeleri için yaratımdaki gibi, kimimizi de kimimiz için yaratan ve Kehf suresindeki Hızır as olduğu iddia edilen ilim sahibi adamın yaptıkları ve anlattıkları gibi görünmeyen şeylerin iç yüzünü de en iyi bilen, birbirimizi birbirimizle test eden, nasiplendiren, birbirimize rızık olmamızı sağlayıp, bizleri birbirimize dost ya da düşman eden, bilemediklerimizi bizler için yaratıp, bizler için yarattığı o bilemediklerimiz içinde, bilemediğimiz daha nicelerini yaratıp birbirinden nasiplendiren de gene O’dur.

Bitkinin yaşamak için suya, toprağa, güneşe ve havaya ihtiyacı olduğu gibi, bizimde yaşamak için bitkiye, toğrağa, havaya, suya ve güneşe ihtiyacımız var. Ancak ne bitkinin ne de bir başkasının yaşamak ve var olmak için bize ihtiyacı yok. Bizim onlara ihtiyacımız var. Hani nerede kaldı insanın eşrefi mahlûkatlığı ya da kendisini tanrı ilan etme hastalığı? Tanrının yaşamak için herhangi bir şeye gereksinimi var mı? Yok! Varolmak için bize bile ihtiyacı yok. Ama nedense insanlar tanrının kutsanma ihtiyacından dolayı bizleri yarattığını, hatta günümüzde artık daha da ileri giderek, insanların bir şeylere tutunmak için tanrıyı ve dini kendilerinin ürettiklerini ve içerisinde bulunduğumuz zamanda artık bunlara ihtiyacı kalmadığını, çünkü tanrının insanın ta kendisi olduğunu iddia ediyorlar. (Ki buna neredeyse ben bile dahil olacağım!) Yazıklar olsun! Sanki kendilerinin sahip olduğu görecek gözleri, işitecek kulakları, alet edevat yapmaya yarayacak ellerini, kollarını ve hatta düşünecek beyinlerini dahi kendileri yaratmış ve kendilerine takmış, bırakın bunları, sanki üzerinde yaşadıkları dünyayı bile sanki kendileri için kendileri üretmiş gibi, nasıl da böyle utanmadan, apaçık şirk gibi bir günahı işleyebiliyorlar? Her şeyi bizim için yaratan O. “Göklerdeki ve yerdeki her şeyi emrinize verdim” (Lokman 20) demesi de belki bunun yüzündendir. Ama dikkatinizi çekerim, gökteki ve yerdeki her şeyi sizin için yarattım demiyor, emrinize verdim diyor. Çünkü onları da bizler gibi bir başkası için, yani kendisi için yaratmıştır. (Yani bu bakış açısına göre, acaba üzerinde ben yaşadığım için gerçekten de kendim için ben mi yaratmış oluyorum?)

Allah ile bir olunca, yani her şey ben olunca, insan şunu fark ediyor, ben her şeyi kendim için yarattım. Her şey benim daha iyi olmam için, yaşanan bunca acı, ızdırap, doğum, ölüm, güneş, gezegen, yıldız, süper nova patlamaları, inler, cinler, melekler vs her şey sadece benim için. Yani insanlık alemi ve onun gelişimini sağlamak ve yuvaya olgun bir şekilde dönmesini sağlamak için. Yarattığım her şey de ben olduğu için, onlar ruhani doygunluğa ulaşınca, kendimde ruhani doygunluğa ulaşıyorum demektir. Yani aslında ben sen olduğum için Tanrım gene yalnız senin için yaratılmış oluyorum. Yahu bizi böyle mükemmel yaratmış olduğun için, insanın senin önünde secde edesi geliyor, başka hiçbir açıklaması yok bu mükemmelliğin.

Dedim ki bütün bu yaratılanların yaşamak ve var olmak için bize ihtiyacı yok, bizim onlara var. O halde, insan niçin yaratıldı? Evrendeki herşey birbiri için yaratılmış ve birbiriyle bağlantılı ise, insanlar bundan muaf tutulmuş ve yaratılma amacı olarak sadece Allah’a kulluk etmek için yaratılmış olamazlar diye düşünüyorum. Muhakkak ki insan da evrende bir şeylere yaramak için yaratılmıştır. Belki hepimiz yalnızca devasa boyutta sandığımız ama aslında belki de sadece bir atom büyüklüğünde olan güneş sistemini oluşturmak için yaratıldık bilemeyiz. (Ki aslında birbirimiz için yaratıldık) Güneş sistemini atom gibi düşünürsek, bizler de onun etrafında dönen elektronlarından (yani gezegenlerinden) birinde atom altı parçacıklar olarak hızlı titreşimlerle hareket eden, bir araya gelen, bir şeyler oluşturan temel yapı birimlerinden biriyiz. Belki de milyarlarca bizimki gibi güneş sisteminden (yani atomdan) meydana gelmiş olan, içerisinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisi bile bir başka şey için yaratılmış olduğu gibi, o bir başka şey için yaratılmış olduğu ve ortaya çıkardığı şey her ne ise, o da belki de bizim için yaratılmıştır.

Ben gerçekten çok kıymetli bir varlığım. Allah’ı yeryüzünde temsil etmem lazım. Onun için onun ahlakı ile yani Kur’an’ı Kerim ile ahlaklanmalıyım. O yüzden kim resule tabi olursa Allah’a tabi olmuş olur. Çünkü resulde ona inen o kitaba ve ahlaka tabi olmuştur.

Acaba bu şu mu demek oluyor? Bizim yaşamımız da, ibadetlerimiz de, ölümümüzde yalnız O’nun için. ( Yani aslında kendimiz için, ne tuhaf değil mi, Allah için namaz kıldığımız ve ibadet ettiğimiz zamanda gene yalnız kendimiz için kılmış oluyoruz, Allah için ne yaparsak kendimiz için yapmış oluyoruz, pislikte aklımızı kullanmadığımız zaman bize bulaşıyor.)  Ondan bir parça olduğumuz içinde öldüğümüz zaman Ona (yani toprağa ya da kendimize) geri mi döneceğiz? Ve belki de o bizi asla bilemeyeceğimiz bir şekilde benzerlerimizle yer değiştirip tekrardan mı yaratıp diriltecek? Reenkarnasyon var mı acaba gerçekten? Ama “bize bir şans daha ver ki yeryüzünde hayırlı bir takım işler eyleyelim, hayır onların söyledikleri sadece bir zandan ibaret ve orada (cehennemde) ilelebet kalacaklar” ayeti de mevcut. Ancak bunları söyleyenler günahkâr olanlar. Belki de Allah iyi olanları ya da günahlarını affettiklerini tekrar tekrar test etmek üzere yeniden yaratıp, cennet denilen bir yerde yeniden yaratıyor ve yeniden test ediyordur kim bilir? Sonuçta meleklerin, Adem’in, Havva’nın ve İblis’in cennette birbirleriyle test edilip, bu testten geçemedikleri ve cennetten dünyaya gönderilmiş olduklarına inanıyoruz. (ki bana göre her şey burada gerçekleşti, yeryüzüne halife olmak üzere yaratılmış olan bir varlık neden cezalandırılıp, yeryüzüne kovulsun?) Yani sonuçta her şey burada iyi bir kul olup cennete gitmekle de bitmiyor, orada da daha devam eden bir yaşam var. Cehennemde de var olduğunu biliyoruz. Sonuçta bu dünya hayatı kimimize göre cennet, kimimize göre cehennem. Doğmadan önce anne karnında her şeyden korunmuş bir şekilde, annemizin yediği her türlü rızıktan biz de nasipleniyor ve dünyaya ait hiçbir kaygımız, sıkıntımız yokmuş gibi cennette yaşarcasına olan biten her şeyden habersiz bir şekilde yaşıyorduk. Derken doğuyoruz, yani cennetten (anne karnından) dünyaya düşüyoruz, Allah’ın Adem as’a eşyanın tüm bilgisini öğrettiği gibi bizde birilerinden halifesi olmak için yaratıldığımız dünyaya ve kendimize ait bir takım şeyler öğreniyoruz. Ve en önemlisi Allah’ın dediği gibi yaşamak için sıkıntı çekenlerden oluyoruz. Melekler insana ne zaman secde ediyorlar bilemiyorum, ancak muhakkak bir takım bilgilere erdiğinde ediyorlardır diye tahmin ediyorum. Çünkü sonuçta arşın sahibi olan Allah’ın katında değerli, güçlü, sözü dinlenen ve güvenilir şerefli bir elçi olan Cebrail as’ın getirdiği sözlerden (yani Kuran’dan) dahi habersiz olan, sadece nefsini tatmin etmekle, yaşamak için havyanlar gibi birbirini yok etmekle, yani yeryüzünde bozgunculuk çıkarıp, kan dökmekle meşgul olan bir insana secde etmeyecekleri kesin.

Belki de Allah Adem’e halifesi olacağı dünyaya ve belki de manevi dünyaya da ait bir şeyler öğrettikten, bu öğrettiklerinden melekleri sorguya çektikten, melekler bunları bilemediği için, meleklere bu bilemedikleri şeyleri Adem’in onlara öğretmesinden, yani Adem’in meleklere hocalık etmesinden ve onun dünya, insan ve ahret hakkında onlardan daha çok şey bildiğini gördükten sonra ona secde ediyorlardır. Demek ki Adem, yalnızca Allah’ın bildiği ya da bilebileceği, meleklerin dahi bilemeyecekleri ve onların Allah’a “bizim senin bize bildirdiğinin dışında bilgimiz yoktur, her şeyi hakkıyla bilen yalnızca sensin” demek zorunda kalacakları bir takım bilgilere sahip olup, bilgi yönünden kendilerinden üstün ve Allah’a yakışır bir halife olduğunu gördükten sonra secde ediyorlardır. Direk süzülmüş çamurdan yaratılmış (spermden) ve yeryüzünde adı anılıncaya ya da Allah katında adı anılmaya değecek hale gelene kadar üzerinden uzunca bir zaman geçmemiş, (yani Allah’ın inayeti ile ruh ve akıl olarak hidayete ve kemale erip, Allah’a ulaşan, O’nu zikreden ve Allah’ın da onu zikrettiği) cahil, unutkan ve kararsız bir varlığa değil.

Ne var ki bizden daha önce yaratılmış olduğu için bizden daha çok şey bildiğine inandığım, Allah’tan korkan ve O’na şükreden şeytan, bir şekilde Allah’a kafa tutuyor ve kendisinin bana göre ateşten yaratılmasının da dışında, insandan her konuda üstün olduğunu iddia ederek, Allah’a ve bize karşı bir mücadeleye girişiyor. Kim bilir belki de halifelik makamına kendisinin yakışacağını düşünmüştür. Tıpkı birisinin bir kurumda yıllarca namusuyla ve alın teriyle çalışıp, terfi olmayı beklerken, onun yerine torpille işe giren bir gencin, onun başına müdür atanması gibi bir durum söz konusudur. O da o müdürün ayağını kaydırmak için elinden geleni yapıyordur bilemiyorum. Sonuçta ben İrlanda’da bir yol şantiyesinde satın almacı olarak çalışırken, şantiyenin idari işlerinden sorumlu olan idari amirlerin açılan başka şantiyelere idari amir olarak gönderilmeleri, onların yerine gelenlerin görevin zorluğu yüzünden istifa etmeleri ve o sırada ellerinde bu işi yapacak başka birisi olmadığından, “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab 72) ayetindeki gibi, emaneti bana teklif ettiklerinde, aç gözlülükle, cahillikle ve bir şekilde terfi edilmiş olmanın verdiği mutlulukla bu görevi/emaneti kabul etmem, müdürümün beni idari amir yapması ve dolayısıyla benden çok daha önce yıllarca o şantiyede görev almış ve o makama göz dikmiş olan bazı benden daha tecrübeli ve büyük ağabeylerimin, beni takmamaları ve işimi bozmak için ellerinden geleni yapmaları gibi bir şey söz konusudur. Ben yine de bunların hiçbirisi takmayıp, işimi gücümü yapmış, onlar bana bir iş için beş karış bir surat ile geldiğinde, onların bu yaptıklarını görmezlikten gelmiş, bana yaptıkları gibi onların işini bozmamış, profesyonelce makamımın vermiş olduğu sorumluluğa ve kişiliğime yakışır bir biçimde görevimi yerine getirmeye çalışmıştım. Sonuçta benim öyle olduğumu ve ne yaparlarsa yapsınlar onlara yine de kapımın açık olduğunu gören o ağabeylerimde, hatalarını anlamış ve bana saygı ve sevgi duymaya başlamışlar, beni şefleri olarak görmüşlerdi. Allah’ın ben sizin bilmedikleriniz bilirim deyip yarattığı insan böyle bir şey heralde işte. Kim bilir, belki içimizde öyle insanlar vardır ki, iblisler bile demin ki kendi yaşamımdan anlattığım örnekte olduğu gibi yoldan çıkartmaya çalıştıkları insanlara karşı yaptıkları hatalarını anlıyor, Müslüman oluyor ve Hz.Süleyman’ın emrindeki iblisler, cinler ve ifritler gibi onlara yardımcı oluyorlardır. Çünkü sonuçta benim bir mürşidim yok ve ben gerçekten de dendiği gibi ben kendilerinin şeytan ya da şeytan tıynetli insanlar olduğuna inandığım o kişilerin dahi bana iyi ya da kötü, bir şekilde canımı yakarak, üzerek, ağlatarak, bana zararlar vererek ya da Allah’ın izniyle şefaat ederek mürşidlik yaptıklarını çok gördüm. Ve ben onların Allah tarafından bizzat görevlendirildiğine, bana gönderildiğine, Allah’ın perdeler arkasından benimle onlar vasıtası ile konuştuğuna, yani her şeyin Ondan olduğuna inandığım için, her ne kadar onlara uyup çok acılar ve zararlar çeksem de, bir şekilde beni doğru yola kılavuzladıkları, bir daha yapmamak üzere bana hayat tecrübeleri kazandırdıkları, tövbeler edip, ağlayıp, yalvarıp, rabbime yakarmamı, yani ona kulluk etmemi ve ilmimi arttırmamı sağladıkları için ve öncelikle Allah’ın yarattığı kullar oldukları için kendilerine buradan teşekkür ediyorum. Allah’ın dediği gibi her hayırda bir şer olduğu gibi, her şerde ve hoşlanmadığınız şeyde sizin bilemediğiniz, ama Allah’ın bildiği bir hayır vardır.

Yahu nereden nereye. Sonuçta diyebilirim ki, aslında hiçbir şeyin yok olduğu yok ne kadar ilginç. Hepimiz birbirimiz için yaratılmışız, birbirimize bağımlıyız ve bağlıyız. Birimiz yok olduğunda aslında hepimiz yok oluyoruz dolayısıyla. “Hepinizin yaratılması ve yeniden diriltilmesi; O’nun için tek canlının yaratılması ve diriltilmesi gibi basittir.” (Lokman 28) “Belki de Allah o yüzden kim bir insanı öldürürse tüm insanlığı öldürmüş, kim kurtarmışsa da hepsini kurtarmış gibidir” (maide 32) demiştir. Bu sadece insan ırkı için değil, yeryüzünde bizimle birlikte yaşayan tüm diğer varlıklar için de geçerlidir. Aslında hepimiz biriz ve daha önce Arayışname adlı kitabımda da bahsettiğim gibi hepimiz birimiz, birimiz de hepimiz için yaratılmışız. O yüzden hepimiz aslında daha iyi bir şekilde yaşayabilmek için birbirimizin kıymetini bilmeli ve birbirimize halifelik makamına yakışır bir şekilde göz kulak olmalı, birbirimizi korumalı, yaşatmaya çalışmalıyız. Yok etmeye değil.

İyilik var etmeye, kötülük yok etmeye programlı gibi görünüyor ama bazen kötülük yok ettiği zaman, diğerlerinin iyiliği için de yok etmiş olabiliyor. Tıpkı köpekbalığı ve benzerlerinin yaralı ve hasta olanları yedikleri ve diğerlerinin sağlığı, iyiliği için hastalığı ortadan yok ettikleri gibi. Bu Kehf suresinde Hızır as.ın öldürdüğü çocuk hakkında Musa as’a “o çocuğu öldürdük çünkü onun anne ve babasına zarar vermesinden korkuyorduk. Yerine daha hayırlısını vereceğiz.” demesi gibi birşey. Demek ki hiçbir şey plansız programsız değil. Başımıza gelen hiçbir şey boşuna gelmiyor. Hiçbir şey başı boş değil. Kahrı da hoş, lütfu da hoş. Sonuçta yoktan var edende, var ettiğini -iyi ya da kötü bir şey olsun- bilemediğimiz bir sebepten dolayı yok eden de O. O halde yok edenin kötü olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Şimdi şeytanın avukatlığını yapmış gibi olacağım ancak, o halde iblisin kötü olduğunu ve yapıp ettiğimiz her türlü kötülüğü bize onun yaptırdığını nasıl söyleyebiliriz? Sonuçta “Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ama Allah attı” (Enfal 17) diyen bir Allah’ta var karşımızda. Yani şeytana yaptığı tüm kötülükleri yaptıran ve bizim de onun bize yaptırmaya, işletmeye çalıştığı tüm kötülükleri ve günahları yapmamızı sağlayan da gene Allah bu ayetteki mantığa göre. O halde bizler kimiz ki insanları suçlu-suçsuz ya da kafir-Müslüman diye yargılama hakkını kendimizde buluyoruz? Bulsak bile kime ve neye göre bunu doğru ya da yanlış diye sınıflandırıyoruz? Kendi vicdanımıza, insani değerlerimize yani kendi zannımıza göre mi, yoksa tanrısal buyruklara göre mi? Bana doğru olan, bir başkasına göre yanlış olabiliyor. Benim yanlışım da onun doğrusu… Allah öyle yaratmış. O halde yaptığı şey ona göre doğru olduğuna göre, bu doğru olduğuna inandığı şeyi de yaptığı için (bize göre yanlış olsa da), biz şimdi onu kime ve neye göre suçlayabilir ve yargılayabiliriz? Bize göre yanlış olduğunu düşündüğümüz halde ona göre doğru olan şeyi ona yaptıran da Allah değil mi sonuçta? O halde olup biten her şeyden dolayı kime kızmalıyız? Allah’a mı? Eh o her şeyi oyun ve eğlence olsun, kötülük olsun diye değil, herkesin ve her şeyin iyiliği ve yararına olması için yaratıp, birbirimizden rızıklanalım, nasiplenelim, mutlu olup, ona şükredelim yani teşekkür edelim, ona tertemiz bir kalp ile dönelim diye verdiğine göre, o kötülük edip, bizden nasiplenen de yaptığının doğru olduğuna, Allah tarafından rızıklandığına inandığına ve rabbine şükrettiğine göre, biz kime kızmalıyız? Aklımızı kullanamadığımız, çalıştıramadığımız, geliştiremediğimiz ve pislikte bize bulaştığı için bence kendimize kızmalıyız, başkasına değil. Hatayı kendimizde aramalıyız. Başımıza gelen her şeyden biz kendimizi sorumlu tutmalıyız. Çünkü o kötülüğün başımıza gelmesi de bizim cahilliğimizden, kendi kendimize zulm etmemizden. Aklımızı çalıştırsaydık, uymasaydık da yapmasaydık, ya da yaşamasaydık. Çünkü her şeyi kendisine yapan bizleriz aslında ne tuhaf. Yani acaba biz kendimize kızdığımız zaman, Allah’tan bir parça taşıdığımız için, Allah’ta o zaman kendisine mi kızmış oluyor? Kendisine kızdığı içinde bizden bir şeyi aldığı ya da acı çektirdiği zaman, acaba o yüzden mi “her zorluktan/güçlükten sonra bir kolaylık/rahatlama vardır” diyerek yerine daha hayırlısını verip, bizi mutlu ediyor, kendisine teşekkür ettiriyor, böylelikle de kendisini mutlu etmiş ve ödüllendirmiş oluyor ve dolayısıyla da gene her şeyi yalnızca kendisi için mi yaratmış oluyor? Eh o zaman bu bencillik değil mi? Bu neyin kafasıdır yahu diye sorasım geliyor. Nasıl bir varlık böyle bir şey yaratabilir ya da yapabilir ki? Kendisini çok seven ve dolayısı ile belki de herkesi ve her şeyi çok seven, kendisini olduğu gibi kabul edip, sevmenin ötesinde, onları da oldukları gibi kabul edip seven, yarattıklarını yarattığından ötürü yani kendisinden ötürü çok seven bir varlık ile karşı karşıyayız. Zaten herkesi ve her şeyi yaratan o olup, her şeyle bir olduğu için, hepimiz biriz, o bir de biziz. İşte burada devreye “Enel Hak” mantığı giriyor ve insana kendisini Allah’a ortak koşturuyor. O yüzden ben tanrının bütün bunlardan çok daha üstün olduğuna inanıyorum çünkü bana daha önce kendi ufak beynimce O’na ortak koştuğum her şeyden daha yüce olduğunu, “rabbim bana peygamberlere verdiğinden ver, ilmimi arttır!” diye dua ettiğimde, bana kitap, ilim ve hikmet vererek, bana bizzat kendisi bildirmişti. (Bakınız Arayışname, sayfa 46) O yüzden bütün bunları günü gelince evrimini tamamlayıp yapabilecek olan ya da yapabileceğini iddia edecek birisi varsa o da ancak benim. Ben. İnsanoğlu… İçimdeki benden öte olan bir ben… Tıpkı, “Tanrı İbrahim’i dost edindi. İbrahim tek başına bir ümmetti”deki gibi… Bana da İbrahim as gibi tüm bunları yaratan o üstün akıla, yüce mimara ya da dünyanın bilmem neresinde her ne ile adlandırılıyorsa (“Ona hangi isimle seslenirseniz seslenin, en güzel isimler O’nundur” (İsra 110)) o yüksek makama secde etmek ve kulluk etmek düşüyor. Bana da O’nun yeryüzünde konuşabilen minyatür bir versiyonu ya da halifelik makamıyla şereflendirilmiş bir mahlukatı olduğum için sadece kendisini insanlığa tanıtmak isteyen rabbimi insanlığa anlatmak ve O’nun yerine insanlarla konuşmak düşüyor. Ne kadar ilginç. Ben Tanrının yeryüzündeki sesi ve halifesiyim. Ve ben öyle bir halifesiyim ki, benden çok daha fazla bilenler var. Bilmem ve öğrenmem gereken daha çok şey var. Yani kendimi ne kadar geliştirirsem geliştireyim, sürekli dünyaya yeni gelmiş Adem as gibi bir şeyim daha ne kadar acı. (Ki buna da çok şükür, amacım peygamber efendimizi küçümsemek değil, daha yolun başında olduğumu mecazi şekilde anlatmaktır.)

Konuyu nasıl bir sonuca bağlayacağımı bilemiyorum. Ama Allah’ın kendisi ve yarattıklarıyla ilgili tek söyleyebileceğim, daha önce Arayışname adlı kitabımda Kusursuz Peygamber Yoktur  (Arayışname, Sayfa 300) adlı başlıkta söylediklerimi burada yeniden tekrarlamak olabilir. Allah kendisinde hiçbir kusur, hata ve eksiklik bulunmayan bir yaratan olduğu için, aslında yarattığı her şey de kusursuzdur. O her şeyi bizim sebebini asla bilemeyeceğimiz bir nedene, hikmete, düzene ve ölçüye göre kusursuz olarak yaratmış, her şeye görevlerini söylemiş ve bunun sonucunda da hepsi görevlerini eksiksiz yerine getirmiştir. Kıyamete kadar da bu böyle devam edecektir. O’nun hatalı bir takım varlıklar yaratmış olması düşünülemez. Hele ki, O’nun hatalar yapan insanoğlu gibi hatalar yapıp, hatalı ve kusurlu bir takım davranışlar içinde olması hiç düşünülemez. Bu sebeple bizim kusurlu ve hatalı sandığımız insanların, o kusurlu ve hatalı olduğunu düşündüğümüz unsurları bile aslında kusursuz ve hatasızdırlar. Çünkü onları böyle hata yapan varlıklar olarak yaratıp, bu kusur ve hatalarıyla aslında olması gerektiği bir biçimde yaratan yine O’dur. Dolayısı ile aslında her şey ku­sursuz ve hatasızdır. Çünkü her şey Allah’tandır.

 

Cüneyt Aktan

1817 Toplam Görüntülenme 2 Günlük Görüntülenme
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

1 comment on “İÇİMDEKİ BENDEN ÖTE BİR BEN ÜZERİNE…”

  1. ufo Reply

    Handy info ufo. Blessed everyone I recently found your blog unintentionally, using this program . astonished precisely why this particular accident did not came into being in advance! I saved the idea.

Leave A Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.