ALLAH’IN NURU NEDİR? ALLAH’A NASIL ULAŞIRIZ?

Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

Müslümanların büyük bir çoğunluğu, Allah’ın Hz. Muhammed’i kendi nurundan, evreni de Hz. Muhammed’in nurundan yarattığına inanır. Keza meleklerin de nurdan yaratılmış varlıklar olduğunu iddia eder… Bunlar peygamberin kendisine vahiy edilen Kur’an ayetleri haricinde dine eklediği rivayet edilen sözler ve hükümler olup, Allah’ın nurunun ne olduğu hakkında aklı ve gönlü tam olarak tatmin edici bir cevap getirememektedir.

Gelin biz bir değişiklik yapalım, bu açıklamalar ile yetinip amel etmek yerine, bu konudaki gerçek nedir, Allah’ın nuru nedir, bu nur kimlere verilir, nasıl ulaşılır, Allah’ın nurunu tamamlaması ne demektir, bu soruları Kur’an ayetleri ışığında yanıtlamaya çalışalım…

“Nur” Türk Dil Kurumu’na göre kelime anlamı olarak:

1) Aydınlık, ışık, parıltı, ziya,

2) İlahi bir güç tarafından gönderildiğine inanılan parlaklık, ilahi ışık;

anlamlarına gelmektedir.

Kur’an’ı Kerim’de “nur” kelimesi birçok varlığı, cismi, düşünce ve davranışı isimlendirirken kullanılmıştır. Bunları şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

1) Allah ve Nuru

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nur 35)

“(Bu nur/ışık), Allah’ın yükseltilmesine ve içinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Oralarda sabah akşam O’nu tespih ederler. (Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (Nur 36-37)

2) Kuran’ı Kerim

“Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik” (Nisa 174)

 “O peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır” (Araf 157)

 “Artık siz Allah’a, peygamberine ve indirdiğimiz o nura (Kur’an’a) inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tegabun 8)

 “İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur’an’ı), kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur yaptık.” (Şura 52)

 3) Tevrat

“Gerçek şu ki, Biz Tevrat’ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik.” (Maide 44)

“De ki: Öyleyse, Musa’nın insanlara nur ve hidayet rehberi olarak getirdiği kitabı kim indirdi?” (Enam 91)

 4) İncil

“Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik.” (Maide 46)

5) Hz.Muhammed

“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı;  Allah’ın izniyle bir davetçi

ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik” (Ahzab 45-46)

“Ey kendilerine kitap verilenler! Kitap’tan saklamış olduğunuz çoğu hakikati size ayan-beyan açıklayan ve çoğundan da geçen resulümüz size geldi. . Şu bir gerçek ki, size Allah’tan bir nur (Muhammed) ve apaçık bir kitap (Kur’an) gelmiştir.” (Maide 15)

6) Ay Işığı

“Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay var eden (Allah) ne Yücedir.” (Furkan 61)

“Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir nur kılan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona duraklar tespit eden O’dur.” (Yunus 5)

“Ve ayı bunlar içinde bir nur kılmış, güneşi de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır.” (Nuh 16)

7) Gözümüzün Görmesini Sağlayan/ Etrafımızı Aydınlatan Işık

“Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede çevresini aydınlatmak için) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların nurunu/aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.” (Bakara 17)

8) Ahirette Müminlerin Önlerinden ve Arkalarından Koşan Nur

“Ey iman edenler, Allah’a kesin bir tövbe ile tövbe edin. Olabilir ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler ki: “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, herşeye güç yetirensin.” (Tahrim 8)

Ahirette müminlerin önlerinde ve sağlarında giden bu nurun ilk başta melekler olduğu düşünülebilir ancak az sonra incelediğimiz zaman burada bahsedilen nurun melek olmadığını göreceğiz.

“O gün, mü’min erkeklerle mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün kendilerine şöyle denir: “Bugün size müjdelenen şey içlerinden ırmaklar akan, ebedî olarak kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu büyük başarıdır.” (Hadid 12)

“O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere derler ki: “(Ne olur) Bize bir bakın da, sizin nurunuzdan bir parça alıp-yararlanalım.” Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya çalışın” denilir.” (Hadid 13)

Hadid 12 ayetinde ahirette müminlerin önlerinden ve sağlarından koşan nurlardan bahsedildikten sonra, devamındaki ayette cehennemlik olmuş günahkâr insan ve cinlerin, iman edenlere nurlarından kendilerine de bir parça vermelerini, o nurdan kendilerinin de faydalanmak istediklerini söylediklerini görüyoruz. Eğer bu nurlarla kastedilenler melekler olsa, cehennemlik insanlara istifade etmeleri için bunlardan nasıl bir parça verilebilir? Meleğin kolunu, kanadını koparıp onlara mı vereceksiniz?

Tahrim 8 ayetinde bu mübarek nurlara sahip olan kişilerin Allah’a “nurumuzu tamamla” diye seslendiklerini de görüyoruz. Eğer bu tamamlanması istenen sağda ve önde giden nurlar ile kastedilenler melekler olsa, meleklerin nesi eksiktir ki Allah onları tamamlasın? Elleri, kolları, kanatları, başları eksik de Allah onları mı tamamlayacak?…

Bu tamamlanması niyaz edilen nurlarla kastedilenler Allah, İncil, Tevrat, Kur’an, güneş ve ay da olamaz… Çünkü öncelikle Allah tüm eksikliklerden uzaktır. Keza İncil, Tevrat ve Kur’an’da öyle. Çünkü Allah Kur’an’da “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”[1] ve “Dininizi kemale erdirdim!”[2] diyor. Ayrıca öbür tarafa yanınızda bu kitapları da götüremiyorsunuz ki bunlardan bir parça koparıp cehennemliklere verin. Ki verseniz kitap sayfaları yanınızda nasıl koşacak ve yolunuzu aydınlatacak?

Eh güneş ve aydan da bir parça koparıp onu kendinize nur edinemez ve diğerlerine veremezsiniz. Zaten ayı parlatan da güneşten aldığı ışıktır. Güneş olmadan ay parlamaz. Güneş desen o da sürekli olarak çekirdeğinde sıkışan, patlayan ve yok olan gaz atomlarından ibaret bir oluşum. Yanınıza alacağınız o nur güneşten bir parça olsa, zincirleme atomik reaksiyonu gerçekleştiremeyeceği için o da söner gider… Sürekli olarak sizi aydınlatamaz.

O halde ahirette müminlerin sahip olacağı belirtilen bu nur, olsa olsa Allah’a olan iman, yapılan salih ameller ve okuyup, araştırıp, düşünerek edinilen ilim neticesi kazanılan, Allah tarafından takva sahibi kullarına ödül olarak bahşedilen bir ilim, irfan ve furkan nuru olabilir. Melek vs. değil…

Dolayısı ile “Rabbimiz nurumuzu tamamla” ayetiyle anlatılmak istenenin “rabbimiz ilmimizi tamamla, bizi kemale erdir” demek olduğunu düşünmekteyim.

Ahirette cehennemliklerin müminlere “(Ne olur) Bize bir bakın da, sizin nurunuzdan bir parça alıp-yararlanalım.” dedikleri o nurun, “bize takva sahibi olarak elde ettiğiniz o ilminizden, imanınızdan verin de biz de onlardan faydalanalım, biz de kemale erelim” demek olduğunu düşünüyorum.

Düşünüyorum çünkü normalde ilim sahibi kullar, etraflarına ışık saçan, yani etraflarındaki diğer insanları da aydınlatan, onların cehaletten/karanlıktan çıkmalarını sağlayacak olan doğru bilgiyi  anlatan, doğru yolu gösteren birer kandil gibidirler öyle değil mi?

Tıpkı az önce zikrettiğimiz Ahzab 46 ayetinde Allah’ın Hz.Muhammed için “seni nur saçan bir kandil olarak gönderdik!” dediği gibi…

Peki Hz. Muhammed nasıl bir nur saçıyordu, etrafını hangi nur ile nasıl aydınlatıyordu? Çağrı filmindeki gibi ya da hadislerde rivayet edildiği gibi yüzünde bulunan bir nur ile mi aydınlatıyordu? Elbette ki hayır! Kendisine verilen bir ilim ile aydınlatıyordu… Neydi o ilim?

“Böylece sana emrimizden bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir “NUR” kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.” (Şura 52)

“İşte böylece Biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. And olsun, sana gelen bu ilimden sonra, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir yardımcı, dost, ne bir koruyucu vardır.” (Rad 37)

“Elif, Lam, Ra. Bu bir Kitap’tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura/aydınlığa, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.” (İbrahim 1)

Gördüğünüz üzere peygamberin sahip olduğu o ilim ve etrafına saçtığı nur Kur’an idi… Başka bir şey değil… Ne ile başlıyordu o nur? “Yaratan Rabbinin adıyla OKU!” (Alak 1) diye…

Demek ki Hz. Muhammed’de daha önce kitap nedir, ilim nedir, iman nedir bilmez bir halde iken, hepimiz gibi karanlıklarda kalmış ve günahlar işlemiş beşer bir kul iken, kendisine vahyedilen hidayet rehberi Kur’an’ı okuyarak ve ayetleri derin derin düşünerek aydınlandı, ölü iken dirildi[3] ve Allah’ın nuruna ulaştı… Bakın Hz. Muhammed Kur’an okuyarak hangi nura ulaştı, onu da şimdiki başlıkta inceleyelim…

9) İman Nuru, Akıl Nuru, Hidayete Erme

Allah Kur’an’ı Kerim’de pek çok ayetinde şirk, nifak, küfür, cehalet, dalalet, günah ve bunların safında yer alan bütün düşünce ve davranışları karanlık olarak tasvir etmiştir.

Hidayet, iman, takva, salih amel, İslam ve bunların safında yer alan bütün düşünce ve hareketleri de nur/aydınlık olarak nitelendirilmiştir.[4]

O yüzden Allah pek çok ayetinde insanlara peygamberler ve kitaplar göndermesinin asıl gayesinin, insanları küfür, şirk, cehalet ve bunlar gibi tüm düşünce ve hareket karanlıklarından aydınlığa yani imana, hidayete, hakka, akla, ilme, hikmete, doğru yola, güzel ahlaka çıkarmak olduğunu anlatmıştır.

“Allah, iman edenlerin Velisi (dost) dir. Onları karanlıklardan nura/aydınlığa çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara 257)

“Elif, Lam, Ra. Bu öyle büyük bir Kitap’tır ki, Rabbinin izniyle insanları karanlıklardan nura/aydınlığa, O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna çıkarman için sana indirdik.” (İbrahim 1)

“Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura/aydınlığa çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir.” (Maide 16)

“İman edip salih amellerde bulunanları karanlıklardan nura/aydınlığa çıkarması için Allah’ın apaçık ayetlerini size okuyan bir elçi de (gönderdik).” (Talak 11)

“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline!” (Zümer 22)

“Andolsun Musa’yı: “Kavmini karanlıklardan nura çıkar ve onlara Allah’ın günlerini hatırlat” diye ayetlerimizle göndermiştik.” (İbrahim 5)

Bu nurun ne olduğunu daha iyi anlayabilmeniz için aşağıdaki ayeti örnek vermek gereği duyuyorum:

“Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte, kafirlere yapmakta oldukları çirkinlikler böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir.” (Enam 122)

Bu ayetteki ölü iken diriltilen insanla kastedilen, fiziki olarak öldükten sonra ahirette diriltilecek olan insan değildir.

Buradaki ölü insan ile kastedilen, dünya hayatını yaşarken yaptığı fenalıklar ve işlediği günahlar şeytan tarafından kendisine güzel gösterilen, nefsinin kulu kölesi olan, cehalet içerisinde kalmış, aklını kullanamadığı için her türlü belaya maruz kalmış, ne yaparsa yapsın bu belalardan kurtulamayan, yaptığı tüm işler hayırsızlık, hüsran ve depresyonla sonuçlanan, günah ve hata batağına saplanıp kalmış insan, yani karanlıklarda kalan insan demek…

Diriltilen insan ile kastedilen ise günahlarından sonra takvası verilen, tüm bu geçici dünya tutkularından, nefsani azgınlıklardan, günahlardan, cehaletten ve depresyondan sıyrılıp, kendisine hidayet eylenen, doğru yola çıkarılan, kemale erdirilen yani karanlıklardan aydınlığa çıkarılan “aydınlanmış insan” demek…

Ayete göre karanlıklardan aydınlığa çıkarılan insan ne yapıyor? Kendisine verilen bir nur ile diğer insanlar arasında yürüyor. Ne gibi insanların arasında yürüyor? Karanlığa, küfre saplanıp kalmış, kendisini günahlardan, cehaletten, hata yapmaktan ve depresyondan kurtaracak bir çıkış yolu bulamayan, hatalarından ders çıkaramayan ve tekrarlamakta ısrar eden, cehalette direnen insanların arasında yürüyor.

Nasıl yürüyor? Daha önce kendisi de öyle iken, tüm bu fenalıklardan kurtulmuş, bir daha o karanlıkta kalmayacak, yolunu kaybetmeyecek şekilde yürüyor.

Bunu nasıl başarıyor? Allah’ın o kişiye verdiği bir nur ile.

Sizce bu nur ne olabilir? Melek mi?.. Allah’ın içerisinde hiçbir şeyi eksik bırakmadığını bildirdiği Kur’an’da meleklerin nurdan yaratıldıklarına dair en ufak bir açıklama yok!  Demek ki bu nur melek değil!

Peki,  Hacet namazı kılarsanız ruhunun gelip size mürşitlik edeceğini, Allah Kur’an’da “Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir” (Kasas 56) dediği halde Kur’an’ı kendi elleriyle değiştirip, sizi hidayete erdireceğini, kalbinizdeki nurları açacağını iddia eden, kendisini Allah’a ortak koşmuş ve devrin imamı/kutbu/gavsı/mehdisi ilan etmiş birisi olabilir mi? Müşrik olduğu için o da olamaz!

Peki ya başınızın üstünde dolaşacağını sandığınız bir bulut? Size hizmet edeceğini umduğunuz bir cin? Sahip olacağınız herhangi bir süper güç olabilir mi bu nur? İnanın burada bahsedilen nur bunların hiçbirisi değil…

İnsanın bir daha karanlıklarda kalmamasını ve karanlıkta kalmış diğer insanlara uymamasını sağlayan bu nur, doğru ile yanlışı, hak ile batılı, iyi ile kötüyü birbirinden ayırt edip, hakkın, doğruluğun, iyiliğin, yani Allah’ın doğru yolundan gitmeyi tercih etmeyi sağlayacak olan akıl, fikir, ilim, bilim, hikmet ve iman demek… Çünkü:

“Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı takva sahibi olursanız (Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız); O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış (Furkan) verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Enfal 29)

Allah ayetinde bu Furkan nurunu kime verdiğini söylüyor? Takva sahibi olanlara.

Nedir takva sahibi olmak? Allah’a karşı gelmekten korkmak demek. Kimler Allah’tan en çok korkar?

“Kulları içinden ancak bilginler/alimler, Allah’tan (gereğince) korkar.” (Fatır 28)

Allah’tan en çok korkan bu bilginler ve alimler nasıl insanlardır peki?

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.  Onlar (akıl sahipleri) ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.” (Ali İmran 190-191)

“Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa 162)

“İlimde derinleşenler: “Biz ona inandık, tümü Rabbimizin katındandır” derler. Akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.” (Ali İmran 7)

“Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Bakara 269)

“Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sad 29)

Ayetlerde bir şey dikkatinizi çekti mi bilmiyorum. Bu takva sahibi insanlar kitapta “alim, kendilerine hikmet verilmiş, ilimde derinleşmiş, akıl sahibi insanlar” olarak sıfatlandırılmış. Allah Kur’an’ı bunlar anlar ve öğüt alır demiş.

Peki, hangi ilimde derinleşmiş akıl sahibi âlimler anlıyor Kur’an’ı?

İslam tarihi, hadis, sünnet, fıkıh, tasavvuf, mezhep, Arap Dili ve Edebiyatı ana bilim dallarında derinleşenler mi? Kur’an’ı Kerim’i Arapça ezberleyip, onu Arapça olarak en güzel şekilde okuyanlar mı? Yoksa mahallesindeki caminin açtığı Arapça Kur’an kursuna gidip, orada 3 ay Arapça eğitimi gördükten sonra, okuduğundan hiçbir şey anlamadan Kur’an’ı Kerim okuyan, Kur’an’da yazmadığı halde “Kur’an’da böyle yazıyor” diyen, atalarından ve konu komşusundan duyduğu ilim ve hikmet dışı hurafeler ile din diye amel eden insanımız mı? Yoksa sakalını uzatıp, cüppesini giyip, sarığını takıp, sosyal medyada kendisine tarikat lideri ve din adamı havası yaratan, Arapça bilmeyen insanları “kitapta böyle yazıyor” diyerek Allah ile aldatan  tarikatlar, cemaatler ve oralardan nemalanan hacı ve hocalar mı?

Üzgünüm ama bunların hiçbirisi Kur’an’ı hakkıyla anlayamaz ve size açıklayamaz. Bunların hiçbirisi size doğru ile yanlışı birbirinden ayıracak bilgi ve anlayışı veremez ve sizi nura ulaştıramaz. Bunların hiçbirisi size göklerin, yerin ve ikisi arasındaki varlıkların yaratılışını, bu dünyaya neden geldiğinizi, neden yaratıldığınızı, nasıl bir insan olmanız gerektiğini Kur’an, ilim, bilim ve hikmet dışı bu ciltler dolusu bilgi ile açıklayamaz…

Açıklayamaz çünkü göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışını (yani kendinizin neden ve nasıl yaratıldığını) hakkıyla anlamak ve anlatmak için öncelikle fizik, kimya, biyoloji, astroloji, zooloji, mühendislik, sosyal ilimler vs. gibi aklınıza gelen ne varsa, her türlü konuda az da olsa ilim sahibi olmanız gerek. Bunun içinde araştırmaya, okumaya, sorgulamaya, düşünmeye, öğrenmeye, gelişmeye meyilli bir yapınızın olması lazım…

Aksi takdirde Allah “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’) sarılın.”[5], “Rabbinizden size indirilene uyun, onu bırakıp başka dostlara uymayın.”,[6] “Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın!”[7] dediği halde binlerce mezhep ve tarikata ayrılıp, İslami olduğu zannedilen İslam dışı bir tarikata gidip, sarık takıp, cüppe giyip, sakalını uzatıp, peygamber nasıl oturuyordu, kalkıyordu, giyiniyordu, yemek yiyordu, uyuyordu, temizleniyordu, dişini fırçalıyordu, tuvalet ihtiyacını gideriyordu, orucu bozan şeyler nedir, türban, mehdi, vs. gibi Kur’an dışı peygamberin söylediği ve yaptığı rivayet edilen ciltler dolusu hadis ve sünnetin peşinde koşup, onlarla amel etmeye çalışmakla olmaz bu işler…

Olmaz çünkü İslam dini Hz. Muhammed’in hükümlerini belirlediği bir din değil, Allah’ın hükümlerini koyduğu bir dindir, Allah’ın dinidir! Kur’an-ı Kerim’deki sözler de peygamberimizin sözleri değil, âlemlerin rabbi olan Allah’ın sözleridir! Dolayısı ile İslam, zannedildiği gibi peygamberimizin hayatı boyunca söylediği ve yaptığı rivayet edilen söz ve hareketlerden oluşan bir din değil, gerçekte Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden oluşan bir dindir! Peygamberin kendisi de daha önce kitap nedir, iman nedir bilmez iken, Kur’an sayesinde hidayete, doğru ve güzel ahlaka, Allah’ın dosdoğru yoluna ermiştir. Ne peygamberler ne de yer ile gök arasında yaşayan başka  bir varlık, hepsi bir araya gelseler, ne bir din meydana getirebilirler ne de Kuran’dakine benzer on sure! Allah dilemedikçe hiç kimse bir şey yapamaz! Çünkü:

“Din yalnız Allah’a aittir!” (Zümer 3)
“Hüküm yalnız Allah’a aittir.” (Yusuf 40)
“O hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf 26)
“Size Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indiren O iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (Enam 114)
“Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?” Maide 50
“Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” Maide 44, 45, 47)
“İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana hak olarak okuyoruz. Hal böyle iken Allah’tan ve onun ayetlerinden sonra hangi hadise (söze) inanıyorlar?! (Casiye 6)

Kısacası hiçbir peygamber Allah’ın hadisleri olan Kur’an ayetleri dışında dine hiçbir kelime, söz ya da “HÜKÜM” ekleyemez. Dolayısı ile Allah’ın hadisleri olan Kur’an ayetleri dışında peygamberin söylediği rivayet edilen, İslam adına yapılmış olan akıl, hikmet ve Kur’an dışı ciltler dolusu bütün açıklamalar ve hadisler uydurmadır, haramdır ve günahtır. Dolayısıyla din diye Allah’ın sözleri olan Kur’an ayetleri yerine peygamberin söylediği rivayet edilen sözler ile amel eden herkes, peygamberi Allah’a ortak koştuğu için müşriktir. Müşrik olduğu sürece de asla Allah’a ve Onun nuruna ulaşamaz… Çünkü Allah kendisine ortak koşulmasını hiç sevmez…

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışındaki günahları, dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a ortak koşan, kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisa 116)

Bunun yanı sıra bu işler bazı arkadaşlarımızın inisiyasyona dayalı derneklere girdikleri halde, dini insanlar arasında ayrılığa ve sevgisizliğe yol açan bir olgu olarak görüp, İslam dinini ve Allah’ın ipi olan Kur’an’ı Kerim’i, özgür düşünmeyi ve insanın gelişimini engelleyen bir dogma kabul ettikleri, Kur’an yerine Tanrıya ulaştıran hidayet rehberi diye başka kitapları okuyarak her türlü ilimde derinleştikleri, gerçek bir Kur’an mümininde bulunması gereken üstün ahlaka sahip olup, kendilerini bulup, kemale erdikleri halde, vahdeti vücutta şeytanın tuzağına takılıp kendi benliklerinden geçemedikleri, “Enel Hak” diyerek tıpkı “Ben sizin rabbinizim”[11] diyen firavun gibi kendilerini Allah’a ortak koştukları için de olmuyor ne yazık ki…

Olmuyor çünkü öncelikle “Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 10) diye insanların kendilerini bilmeleri ve bulmaları için peygambere bir ilim/nur ve hidayet rehberi olarak indirilmiş olan bir kutsal kanun kitabını, yani İslam dinini, “dinler insanların arasını açıyor” diyerek reddediyorlar. Oysaki Allah Kur’an’da:

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır.” (Ali İmran 19)

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide 3)

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran 85)  

“KENDİNİ BİLMEYENDEN BAŞKA İbrahim’in dininden kim yüz çevirir?” (Bakara 130) diyor.

İkinci olarak Kur’an, Firavun ve benzerleri gibi “Enel Hak” diyenlere gereken cevabı ayrıca şöyle vermektedir:

“Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, haydi sen de onu batıdan getir de görelim” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara 258)

“Onlardan her kim, “Allah’tan başka şüphesiz ben de  bir ilâhım” derse, böylesini cehennemle cezalandırırız. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiya 29)

Kısacası insan her ne kadar kamil bir insan olup, kemale ererse ersin, ne kadar üstün güçlere sahip olursa olsun asla Tanrısallaşamaz, Tanrının kendisi gibi olamaz. Çünkü:

“O’nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur.” (Şura 11)

“Hiçbir şey Onun dengi ve benzeri olamaz!” (İhlas 4)

Ayrıca insan kainatta yaratılmış olan en üstün (eşrefi mahlukat) varlık da değildir! Neden değildir?

“O ki, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya da bir çamurdan başlayandır.” (Secde 7)

Allah bu ayette insan da dâhil olmak üzere kainatta yarattığı her şeyi en güzel biçimde yarattığını bize bildiriyor mu? Bildiriyor…

“Ve andolsun; biz Âdemoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra 70)

Ya bu ayet ne demek? Bazılarının iddia ettiği gibi Allah insanı kâinatta yarattığı her şeyden üstün tutmuş/kılmış/yaratmış mı demek, yoksa yarattıklarının birçoğundan mı üstün kılmış demek? Bence yarattığı her şeyden değil birçoğundan üstün kılmış demek. Sizi bilemem ama bana göre bu ayet evrende bir yerlerde bizden geri, bize eşdeğer ya da bizden daha üstün kılınmış ve üstün kılındıkları için kendilerine bize verdiği nimet ve imkânlardan çok daha üstünlerini verdiği varlıklar da var demek…

Sonuç olarak, yukarıda ki tüm ayetlerden ve açıklamalardan anlaşılacağı üzere Allah’a/ mutlak hakikate ulaşmak için, kendinizin Allah’ın kainatta yarattığı en üstün/mükemmel/tanrısal varlık olduğunuz gibi kibir ve ego dolu, müşrik kokulu “BEN” düşüncesinden/nefsani duygusundan sıyrılıp, kurtulmanız gerekmektedir. Yerinizi, kendinizi ve haddinizi bilip, kendinizi bulduktan sonra, bu bulduğunuz kendinizden de geçmeli, şu koca evrende kendinizin bir “HİÇ” olduğunu, Allah dilemedikçe kendinize ne bir fayda sağlayabileceğinizi ne de bir zararı kendinizden ve başkalarından uzaklaştıramayacağınızı idrak etmeli, her şeye gücü yetenin sadece âlemlerin rabbi olan Allah olduğunu kabul edip, Onun önünde diz çöküp, yalnızca Ona kulluk etmeniz, yeryüzündeki ibadet etmek için kurulan ilk ev olan Kabe’yi inşa eden[12], ilk gerçek duvar ustası kabul edebileceğimiz İbrahim as gibi “HANİF BİR MÜSLÜMAN” olmanız gerekmektedir.

“De ki: “Allah doğruyu söyledi. Öyleyse Allah’ı hanif (tek ilah olarak tanıyan) olarak İbrahim’in dinine uyun. O, Allah’a ortak koşanlardan (müşriklerden) değildi.” (Ali İmran 95)

“İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı tek ilan olarak tanıyan) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.” (Ali İmran 67)

“KENDİNİ BİLMEYENDEN BAŞKA İBRAHİM’İN DİNİNDEN KİM YÜZ ÇEVİRİR? Andolsun, biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir. Rabbi ona “Teslim ol” dediğinde, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demişti. İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün” dedi. Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz? (Bakara 130-133)

Peki bu iş nasıl oluyor, bu nura nasıl kavuşuruz derseniz bakın Allah ayetlerde ne diyor?

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile neredeyse aydınlatacak (kadar berrak)tır. Nur üstüne nur. Allah, dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah, insanlar için misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nur 35)

“(Bu kandil/nur) birtakım evlerdedir ki, Allah (o evlerin) yücelmesine (yükselmesine) ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu (öyle kimseler) tesbih eder ki; hiçbir ticaret ve hiçbir alışveriş onları Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” (Nur 36-37)

Bu ayetlerde Allah’ın nurunun içerisinde olduğu bahsedilen evler ve kişiler, FETÖ terör örgütünün kurduğu ve içinde Allah’ı zikrettiklerini sandığınız nur evleri ile o evlerde bulunan kişiler değildir.

Bu ayetlerde bahsedilen evler, birçok insanın ezan okundu diye o anda meşgul olduğu işi gücü bırakıp, günde beş kere ne anlama geldiğini bilmediği sure ve duaları okuyarak namaz kılmak için koştura koştura gittiği camiler ve mescitler de değildir.  Bahsedilen kişilerde cami ve mescitte namazını kılıp, çıkışta dilencilere sadaka/zekât veren, dini görevini tamamladığını zannedip daha sonra her türlü günahı işlemeye devam eden kişiler değildir…

Bu kişiler öyle kişilerdir ki, sadece FETÖ’nün nur evlerinde, cemaat ve tarikat localarında ya da günde beş kere namaz kılmak için gittiği cami ve mescitlerde değil, günün her anı ve saniyesi, her ne iş ile meşgul olurlarsa olsunlar, gördükleri ve yaptıkları her iş, oluş ve nesnede Allah’ı anan ve Allah’ın bütün bunları neden ve nasıl yarattığına dair hikmetleri merak edip, ilimin peşinde koşan, öğrendiklerini düşünerek sorgulayan, eşyaların hakikatini ve Allah’ın ayetlerini anlamaya çalışan, her an kalplerinde ve akıllarında Allah ile birlikte oldukları için de Allah’ın rızasını gözeterek ahlaklı bir şekilde çalışıp yaşayan daimi zikrin sahibi insanlardır. Tıpkı:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.  Onlar (akıl sahipleri) ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.” (Ali İmran 190-191) ayetlerindeki gibi…

Bu insanların sahip olduğu nur öyle bir nurdur ki, sadece o anda içerisinde bulundukları ve Allah’ın adını zikrettikleri camilerde, mescitlerde, tarikat, cemaat ya da mabetlerde bulunan bir nur değil, yaşadıkları her mekânda onlarla birlikte olan bir nurdur.

Her daim onlarla birlikte bulunan bir nurdur çünkü aksi takdirde bu insanlar içerisinde Allah’ın nuru olduğunu düşündükleri o nur evleri sanılan cami, tarikat ve mabetlerden çıktıkları ve cemaat veya benzeri derneklerdeki kardeşlerinden ayrıldıkları zaman o nurdan yine mahrum kalacak ve karanlığa dönüp, cahilce davranmaya ve günah işlemeye devam edeceklerdir.

Öyleyse bu nur, “Onların (münafıkların) durumu, (karanlık gecede çevresini aydınlatmak için) bir ateş yakan kimse misalidir. O ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda Allah, hemen onların nurunu/aydınlığını giderir ve onları karanlıklar içinde bırakır; (artık hiçbir şeyi) görmezler.” (Bakara 17) ayetindeki gibi gelip geçici bir nur ya da aydınlanma değildir, olmamalıdır.

Bu nur, dediğimiz gibi her daim onlar ile birlikte olan bir nur olmalıdır. Bu nur akla ve kalbe sindirilmiş, hak ile batılı birbirinden ayırmaya yarayan, karanlıklar (cehalet) içerisinde kalmış ve ondan çıkmayı bir türlü başaramamış milyarlarca insan arasında daima önünü görebilmesini, gitmesi gereken doğru yolda gidebilmesini, haktan sapmamasını sağlayan bir nurdur.

Peki, bu nur, Allah’ın Nur 36 ayetinde bahsettiği hangi evlerin içerisinde bulunur ki, hiçbir ticaret ve alışveriş bizi sabah akşam Allah’ı anmaktan alıkoyamasın ve her daim bizimle birlikte olup yolumuzu aydınlatsın? Allah’ın nurunun bulunduğu, yükseltilmesine ve içerisinde adının zikredilmesine/anılmasına müsaade ettiği bu ev neresi olabilir?

“Onlar o kimselerdir ki, iman edip gönülleri Allah’ı zikretmekle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı zikretmekle/anmakla huzur bulur.” (Rad 28)

“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah’ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay hâline!” (Zümer 22)

“De ki: «Ben ancak Rabbimden bana ne vahyolunuyorsa ona uyarım! Bütünüyle bu Kur’an Rabbinizden gelen kalp gözlerinizi açacak delillerdir (basiretlerdir). İman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir” (Araf 203)

“Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.” (Şuara 193-195)

Allah ayetlerde “Onlar o kimselerdir ki, iman edip gönülleri Allah’ı zikretmekle, O’nu anmakla huzur bulan, Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimselerdir.” diyor. “Ku’ran’ı senin kalbine indirdik” diyor.

Kur’an neydi arkadaşlar hatırlayalım:

“Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik” (Nisa 174)

 “O peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır” (Araf 157)

 “Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (Kur’an’ı), kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur yaptık.” (Şura 52)

 “İnkâr edenler dediler ki: “Kur’an ona tek bir defada, toplu olarak indirilmeli değil miydi?” Biz onunla kalbini sağlamlaştırıp pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkan 32)

Evet Kur’an Allah’ın nurudur. Allah’ın insanlara doğru yolu gösteren nurunu (Kur’an’ı) indirdiği o yer de sizin gibi, benim gibi beşer bir insan olan Hz.Muhammed’in kalbidir. Allah’ın “göğsünü İslam’a açtığı ve Rabbinden bir nur üzerine bulundurduğu kişi” demekle kastettiği kalbini Kur’an’a iman edip, ondaki doğru yolu ve ahlakı gösteren ilme/bilgilere açtığı, o bilgi/ilim ile kalbini ve imanını sağlamlaştırdığı insan demektir…

“Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’ân öyle büyük bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura (aydınlığa), her şeye galip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik.” (İBRAHİM/1)

Demek ki Allah’ın biz ölene kadar her iş, oluş ve koşulda, nereye gidersek gidelim bizimle birlikte gelip, içerisinde nurunu barındırdığı, o nurunun derecesini yükselttiği ve adının zikredilmesine izin verdiği o ev bizim kalbimizdir. Bizim Kabe’miz, ibadet mekanımız olan camimiz, mescidimiz, mabedimiz kalbimizdir…

Bu sırra vakıf olanlardan Mevlana bunu şöyle açıklamıştır:

“Ey Hacca gidenler, nereye böyle?

Tez gelin çöllerden döne döne,

Aradığınız sevgili burada,

Duvar bitişik komşunuz.

Durun, gördünüzse suretsiz suretini onun,

Hacı da sizsiniz, Kabe de, Ev sahibi de…”

Buna göre Allah “Hani biz İbrahim’e Evin (Kabe’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) “Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve secdeye varanlar için evimi tertemiz tut.” (Hac 26) ayetinde “bana hiçbir şeyi ortak koşma ve evimi temiz tut” diyerek, gönül mabedimizi/kalbimizi her türlü nefsani arzu, istek ve Allah’a ortak koştuğumuz putlardan arındırarak temizlememizi emretmiştir.

Allah  “Ona (Kur’an’a), temizlenip arınmış olanlardan başkası dokunamaz.” (Vakia 79) ayeti ile de Kur’an’a ancak kalplerini böylesine temizlemiş, arındırmış olanlar dokunabilir demek istemiştir. Aklını çalıştıramamış atalarından duydukları hurafeler (üzerinde buldukları) ile din diye amel edenlerin iddia ettiği gibi “boy/gusül abdestsiz/cenabet olanlar Kur’an’a dokunamaz” demek değil!..

İşte o temizlenmiş, hanif hale gelmiş evde/kalpte bulunan nur iman nurudur. Kur’an’da şeytanın “senin ihlas sahibi seçkin kulların müstesna, hepsini azdırıp senin yolundan ayıracağım ve kontrolüm altına alacağım”[13] diye kendilerini kontrolü altına almak için uğraşacağını ama gücünün buna asla yetmeyeceğini kendisinin de bildiğini belirttiği Allah’ın kendisine dost eylediği seçkin kullarına has bir evin (kalbin) içerisinde bulunan bir iman nurudur bu nur. Bu kişilerin kalp gözleri kendilerine verilen bu iman nuru ile, yani anlamı kalbe sindirilmiş olan KUR’AN’I KERİM ayetleri/ilimi/bilgisi ile her daim açıktır, uyanıktır.

O göz neye karşı açık ve uyanıktır peki? Elbette şeytanın cinlerden ve insanlardan olan adamlarının insanları Allah’ı anmaktan ve iman etmekten uzaklaştırıp, karanlıkta/hüsranda/acıda/cahillikte bırakmak ve kontrol altına almak için yaptıkları her türlü saldırılarına ve oyunlarına karşı açıktır… Allah boşuna “Bu Kur’an rabbinizden gelen, kalp gözlerinizi açacak olan delillerdir” demiyor arkadaşlar…

Öyle ise, hem kalbindeki putları hem de kavminin kendi elleriyle yapıp taptığı putları kırıp Kabe’yi inşa eden Hz.İbrahim gibi bizim de kalbimizdeki Allah’a ortak koştuğumuz bütün putları kırıp, gönlümüzde kendi mabedimizi/Kabemizi inşa etmemiz, Allah’ın ipi ve hidayet rehberi olan Kur’an’ı okuyup, imanımıza iman katıp, mabedimizin duvarlarını sağlamlaştırmamız, kalbimizi bir kaleye çevirip, şeytanın saldırılarına karşı surlara askerler, okçular, gözetleyiciler dikmemiz, içeride çetin bekçiler ve savaşçılar yetiştirmemiz gerek…

Hatta Kur’an okumakla da yetinmeyip, diğer ilimlerde de derinleşip, bir âlim olup, o sinsi şeytanın fizik, kimya, biyoloji, felsefe, sosyal ilimler, hadis, sünnet, tasavvuf vs. gibi her türlü alanda bir takım putlar ve haktan sapmış hurafeler yaratıp, onları Allah’a ortak koşmamız ve din diye o hurafeler ile amel edip, Allah’ın verdiklerine şükretmeyip günahkârlardan olmamız için yaptığı tüm hain saldırılarına karşı uyanık olmamız gerek… Anlayacağınız gözümüzü her daim açık tutmamız gerek! Bunun için de öncelikle okuduğumuzu anlamamız gerek. Yani Kur’an’ı Kerim’i kendi öz dilimizde Türkçe olarak okumamız ve anlamamız gerek. Aksi takdirde sabah akşam Arapça Kur’an okuyun, anlamadıktan, ayetlerdeki ilmi emmedikten, kalbinize sindirmedikten sonra olmaz bu işler…

Kısacası aslında bizim yaşayan, ayaklı bir Kur’an’ı Kerim olmamız gerek… Allah’ın “size ayetlerimi göstereceğim, sizlerde onları tanıyacaksınız” dediği gibi ayetleri bizzat hayatın içerisinde yaşarken görüp, “demek ki Allah bu ayette bunu demek/anlatmak istemiş” deyip, Allah’ı zikretmek, ayetlerin hikmetini çözmek gerek! Bunları diğerlerine “Biz her resulü, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın.” (İbrahim 4) ile “Rabb’imiz! İçlerinden onlara, senin ayetlerini okuyacak, kendilerine Kitap’ı ve hikmeti öğretecek, onları temizleyip arındıracak bir resul gönder.”  (Bakara 129) ayetlerindeki gibi kendi içerisinde bulunduğumuz kavmin dilinde, yani anlayacakları kendi öz dillerinde anlatıp doğru yolu göstermek, böylelikle peygamber gibi etrafına nur saçan bir kandil olmamız gerek… Kısacası eşyanın hakikatini bilen, kimin neyi, nasıl, hangi amaçla yaptığını ve söylediğini kavrayabilen, ve hatta bunların da ötesindekini görebilen ve sezebilen “Furkan” sahibi KÂMİL BİR İNSAN[14] olmamız gerek. Aksi takdirde kale kolayca düşebilir, ev yıkılabilir, nur sönebilir…

Bu kamillik makamına ulaşıp, Allah’ın dostluğunu kazanan ilimde derinleşmiş, takva sahibi alim insanlar, kendilerini rabbe adadıkları, hakka şahitlik ettikleri, Kur’an ile hüküm verip, insanlara Allah’ı gösteren delilleri, kitabı ve hikmeti öğrettikleri, onları dalaletten arındırıp, doğru yolu tebliğ ettikleri için aslında bir nevi peygamberlerin yeryüzündeki varisleri konumundadırlar. Onlar Allah’ın nebilerine verdiği kitapları tasdik edip onayladıkları, nebiler öldükten sonra Allah’ın ayetlerini bir nebi gibi insanlara tebliğ ettikleri, kitabı ve hikmeti öğrettikleri, insanları kötülüklerden arındırmaya çalıştıkları, kavimlerine hakikatleri kendi dillerinde anlattıkları, Allah’a ve nebilerine yardımcı oldukları için bir nevi Allah’ın resulü durumundadırlar. Ya da Tanrının yeryüzündeki halifesi…

Bu makama ulaşanların potansiyellerine, ilim derecelerine ve Allah’a olan yakınlıklarına göre kendi içlerinde dereceleri vardır. Tıpkı peygamberler gibi onlar da derece derecedirler…

“Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf 76)

“İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik.” (Bakara 253)

“Andolsun, biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.” (İsra 55)

Bu makamdaki insanlar artık “İşte Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendi katından bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücadele 22) ayetindeki insanlardan olmuşlardır.

Kısacası Allah bu kulları ile “Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Şura 51) ayetindeki gibi ancak o kulların kendisinin anlayabileceği şekilde garip bir iletişime geçer… Bu makama ulaşmış farkındalığı yüksek olan kişi, eğer Allah’a olan inancında samimi birisi ise, Allah’ın izni ve inayeti ile tıpkı Adem as gibi rabbinden çeşitli işaretler alarak karanlıklarda kalmış insanların arasında sahip olduğu bu gizli ilim (nur)  ile kolaylıkla yürüyebilir…

Ancak her ne kadar böyle kamil bir insan da olsanız nurunuz her an sönebilir. Sönebilir çünkü Allah’ın dost eylediği seçkin bir kulu olup, daimi zikre ve iman nuruna sahip olmak demek, şeytanın Allah’ın o kullarına bir daha asla musallat olmayacağı ve onları doğru yoldan çıkaramayacağı, nurlarını söndüremeyeceği anlamına da gelmiyor… Aksine şeytan ve adamları bu tip insanlara sağdan, soldan, alttan, üstten, her yerden daha çok saldırır ve rahatsız ederler. Onun nurunu söndürüp, karanlıklarda, depresyonda, imansızlıkta, ümitsizlikte, inkârda bırakmak ve ruhunu yeniden ele geçirip, kontrolleri altına almak, Allah’ın gözünden düşürmek isterler. “İmanı bol olan hafızın şeytanı bol olur” yani kısacası…

“Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah, şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah, âyetlerini sağlamlaştırır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Hac 52)

“Allah, iman edenlerin Velisi (dost) dir. Onları karanlıklardan nura/aydınlığa çıkarır; inkar edenlerin velileri ise tağut’tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar, ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara 257)

Ayetten de gördüğünüz üzere şeytan ve adamları, bırakın normal insanları, peygamberleri ve onlara yardımcı olan resulleri bile her daim imandan noksan bırakıp, kalplerindeki ve akıllarındaki nuru söndürüp karanlığa geri sokmaya çalışır. Kimi zaman bu saldırılarında başarılı olurlar. Buna örnek olarak şu ayetleri vermeyi uygun görüyorum:

“Onlara, kendisine âyetlerimiz[15] hakkında ilim nasib ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat: Evet, o adam bu ilme rağmen o âyetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkiye çıkarırdık, lâkin o, dünyaya saplandı ve hevasının (nefsinin) esiri oldu. Onun hali tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini salar solur! İşte bu, tıpkı âyetlerimizi yalan sayan kimselerin misalidir. Sen olayı onlara anlat, olur ki düşünüp kendilerine çekidüzen verirler.” (Araf 175-176)

Ayetlerde kendisine her türlü ilim, delil ve nur verildiği halde, yani Allah’a ulaşıp, Onun bir dostu olup, ilim ve akıl sahibi bir kulu olduğu halde şeytanın bir şekilde her yerden saldırarak kendisini kandırdığı ve nurunu söndürdüğü bir adamdan bahsediliyor. Bu adamın her türlü ilme sahip olduğu halde, o ilmi terk edip, şeytanın süslediği nefsani dünyevi zevklere geri döndüğünü, onları ahiret yurduna tercih ettiğini görüyoruz.

Buna en güzel örneği Matrix filminden verebiliriz.  İzleyenler bilirler, Matrix, makinelerin insanları kontrol altında tutabilmek ve onların enerjilerinden faydalanabilmek için yarattıkları bir sanal dünyadır. Gerçek dünyada insanlar uykudadırlar fakat makineler tarafından beyinlerine gönderilen sinyaller ve görüntüler neticesinde dünyada yaşadıklarını zannederler. Gerçek dünyada yaşadıklarını zannettikleri bu sanal yer Matrix’tir.

Yine de bazıları bu uykuda yaşadıkları sanal gerçekliğin ne kadar gerçek olduğunu sorgular ve hakikati araştırır. Bu araştıran ve sorgulayan insanlardan bazıları, Matrix denen bu sanal âlemden daha önce uyanmış olan Morpheus veya Trinity gibi kalp ve akıl gözleri açılıp, kendilerini kurtarmış olan insanlar/ustalar/mürşidler tarafından uyandırılmak suretiyle kurtarılırlar. Kimisi de bir şekilde kendi çabalarıyla hakikate vararak uyanır[16].

Uyandıkları bu gerçek dünya, Matrix’te onlara süslü ve güzel gösterilen dünyadan çok farklıdır.  Uyandıkları bu dünyada alkol, kadın, seks, para, lüks elbiseler, arabalar, restoranlar gibi dünyevi ve nefsani hırsların, yarışların, oyunların ve zevklerin hiçbirisi yoktur. Bu dünyada sadece bir evliya gibi yaşamak, uykuda olan diğer insanları da uyandırıp, Matrix’ten çıkarmak, kendilerine bu uyandırma savaşında yardımcı olmalarını sağlamak ve ajan denilen, onları hem gerçek dünyada hem sanal dünyada yok etmeye, yeniden Matrix’e geri sokmaya ya da uykuda olanları uykuda (kontrol altında) tutmaya  çalışan şeytanlara karşı savaşmak vardır. Dolayısı ile uyanılan bu gerçek dünyada yaşamak daha zordur. Çünkü Matrix’te herkes daha yüksek bir kariyer ve unvan yapıp, daha çok para kazanıp, daha çok yiyip, içip, seks ve alışveriş yapmanın, bunun içinde daha güzel giyinmenin, spor salonlarına ya da estetik cerrahlarına gidip fiziksel görüntülerini güzelleştirmenin, sahip oldukları bu özellikleri ile etraflarına hava atmanın peşinde koşup, gününü gün etmenin derdindedir. Yani “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı övünme, daha çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir.” (Hadid 20) ayetindeki gibi yaşamaktadır.

Matrix’ten çıkıp, bütün hakikati gördükleri ve ilme vakıf oldukları halde, sabırsızlardan olup, yaşadıkları bu zor hayattan bıkıp, özlemini duydukları dünyevi nefsani zevklerini tatmin etmek için Matrix’e geri dönmek isteyen ve gerçek hayat olan ahiret yurdunu kaybeden insanlar vardır. İşte Matrix’ten daha önce çıkmış olan Cypher adındaki karakter de, filmde Ajan Smith’e (yani şeytana) ünlü ve zengin birisi olup, Hollywood ya da Pop yıldızları gibi zevki sefa içinde yaşamak karşılığında ruhunu satar ve Matrix’ten çıkmış olan arkadaşlarını ele verir.

Yukarıdaki Araf 175 ve 176 ayetlerinde anlatılmak istenen budur. Yeryüzünde bir ölü gibi hidayetten, ilimden ve haktan habersiz bir şekilde dünya hayatlarını yaşarlarken kendilerine ilim verilip diriltilmiş, hakikate ve nura kavuşturulup, daha önce hiç kullanmadıkları kalp gözleri açılmış ve Matrix’ten çıkartılmış insanlar olmalarına rağmen, şeytanın bir şekilde kendilerini yeniden ele geçirip, Matrix’e geri yolladığı, kalp gözlerini kapadığı, karanlığa geri soktuğu Cypher gibi insanlar vardır… Bu insanların durumu şu ayetlerde de ayrıca izah edilmiştir:

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyısından köşesinden kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa gönlü onunla hoş olur. Şâyet başına bir kötülük gelirse gerisin geri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.” (Hac 11)

Elbette şeytanın dünya çapında kurduğu ekonomik, diplomatik, askeri, istihbarat ve teknolojik düzen ile ele geçirdiği tüm hükümetlerin ve insanların yanı sıra  radyo, televizyon, basın, yayın, vb. gibi tüm medya kuruluşları vasıtasıyla sürekli olarak size doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterdiği, yalnızca bilinçaltınızın algılayabildiği nefsani gizli subliminal mesaj bombardımanına tutulduğunuz bir dünyada, dirilip uyanmak, Matrix’ten çıkıp gerçeği görüp kabullenmek, daha sonra hak, adalet ve insan ruhunun kurtuluşu uğruna hangi dinden, dilden ve renkten olursa olsun hakka şahitlik eden tüm peygamberler, resuller, alimler, rahipler, hahamlar ve şövalyeler gibi bir savaşçı olarak bunlarla savaşmak için geri dönmek, her babayiğidin harcı değildir… Yüksek azim sahibi peygamberler gibi sabretmek ve Allah’ın sadık bir kulu ve dostu olmak gerek…

Yüksek azim sahibi peygamberler gibi sabretmek ve Allah’ın sadık bir kulu ve dostu olmak gerek çünkü bu yolda giderken;

ÖLDÜRÜLEBİLİRSİNİZ…

“Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, Peygamberleri haksız yere öldürenler, insanlardan adaleti emredenleri öldürenler var ya, onları elem dolu bir azap ile müjdele.” (Ali İmran 21)

“Ne zaman size herhangi bir resul, hoşunuza gitmeyen bir şey getirse, kibirlenip (onların) bir kısmını yalanlayıp bir kısmını da öldürmediniz mi?” (Bakara 87)

“Bunun üzerine kavminin (İbrahim’e) cevabı yalnızca: ‘Onu öldürün ya da yakın’ demek oldu.”  (Ankebut 24)

ALAY EDİLEBİLİRSİNİZ…

“Andolsun, senden önceki resüllerle de alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alaya aldıkları şey kuşatıverdi.” (Enbiya 41, Enam 10)

“Onlar kendilerine gelen her nebiyle/peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.” (Zuhruf 7)

“Yazık şu kullara! Kendilerine gelen her resulle mutlaka alay ederlerdi.” (Yasin 30)

“O inkâr edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. “O, gerçekten bir delidir” diyorlardı.” (Kalem 51)

“Onlara: “Allah’tan başka ilah yoktur” denildiği zaman, büyüklük taslarlardı.  Biz, deli bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?” diyorlardı.” (Saffat 35-36)

“Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.” (Furkan 8)

“Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarında fısıldaşırlarken de o zalimlerin: “Siz, büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!” dediklerini çok iyi biliriz”. (İsra 47)

“Kavminin ileri gelenlerinden inkâr edenler (Hud’a) dediler ki: “Şüphesiz, biz seni akıl kıtlığı/beyinsizlik içinde görüyoruz. Biz senin mutlaka yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz. Hûd, şöyle dedi: “Ey kavmim! Ben beyinsiz değilim. Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” (Araf 66-67)

DIŞLANABİLİR, TERK EDİLEBİLİR, YALNIZLIĞA MAHKÛM OLABİLİRSİNİZ…

“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas-36)

 “Onlar şöyle dediler: “Ey Salih! Bundan önce sen, aramızda ümit beslenen bir kimseydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmamızı bize yasaklıyor musun? Şüphesiz, biz senin bizi çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz. ” (Hud-62)

“Dediler ki: “Ey Şu`ayb! Babalarımızın taptığını, yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor. Oysa sen gerçekten yumuşak huylu ve aklı başında bir adamsın. ” (Hud-87)

“Bunun üzerine kavminin cevabı ancak şöyle demek oldu: “Lût’un ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!” (Neml 56)

SİZE İNANMADIKLARI İÇİN ÜZÜNTÜDEN KAHROLABİLİRSİNİZ…

“Onlar inanmıyorlar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi?)” (Şuara 3)

“Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta kendini tüketeceksin öyle mi!” (Kehf 6)

BÜTÜN BUNLAR YETMEZMİŞ GİBİ ÜSTÜNE BİR DE ALLAH TARAFINDAN TEST EDİLİRSİNİZ…

“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara 155)

“Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz.” (Muhammed 31)

“Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Ali İmran 142)

EH BİR DE SÜREKLİ OLARAK SİZE SAĞDAN, SOLDAN, ÖNDEN, ARKADAN SALDIRAN ŞEYTAN VARDIR…

“Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım. Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.” (Araf 16-17)

Zordur anlayacağınız kâmil insan olmak… Bu tıpkı, bütün balina türleri 12 ile 25 Hertz arasında ses çıkarıp, birlikte sürüler halinde dolaşırlarken, sizin 52 Hertz ses çıkarıp, koca okyanusta hiçbir balina ile iletişime geçemediğiniz için yapayalnız kalmanıza benzer… Ama belki bunda da bir hayır vardır çünkü:

İşte tüm bu zorluklara rağmen, başınıza ne gelirse gelsin, yüksek azim sahibi peygamberler, resuller, alimler, şahitler, sadıklar ve hatta bu uğurda şehit düşen tüm inananlar gibi Allah’a iman ve kulluk etmeye devam edip, doğru yoldan sapmadan, hayatınızın sonuna kadar haktan ayrılmadan gitmek için savaşanlardan olup, Onun kahrından da lütfundan da hoşnut olup, Ona şükredenlerden olmalısınız.

“Andolsun, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan üzücü birçok söz işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki, bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.” (Ali İmran 186)

“Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara 156-157)

“Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendilerine şeytandan bir fısıltı/vesvese dokununca, iyice düşünür (Rablerini/Kur’an ve ayetlerini) hatırlarlar. İşte o zaman gerçeği görürler!” (Araf 201)

Peki, dedik ki, Kur’an’ı Kerim kalbe inen, okuyanların kalp gözlerini açan, doğru ile yanlışı ayırt etmelerini sağlayacak özel bir sezgi ve anlayış gücü kazandıran, inananları karanlıklardan aydınlığa çıkaran bir nurdur.

“Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’ân öyle büyük bir kitaptır ki, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan nura (aydınlığa), her şeye galip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için onu sana indirdik.” (İBRAHİM/1)

Nasıl bir nurdur peki? Kur’an’a “nur” denmekle kastedilen nedir?

“İşte böylece biz onu (Kur’an’ı) Arapça bir hüküm olarak indirdik. Andolsun, sana gelen bu ilimden sonra eğer onların heva ve isteklerine uyacak olursan, Allah tarafından senin ne bir dostun ne de koruyucun vardır” (Rad 37)

Gördüğünüz üzere nur olan Kur’an ile kastedilen ilimdir… Neyin ilmidir?

“Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 10)

Bu ne demek? Bir insanın hayatı boyunca görüp, duyacağı, sorgulayacağı, arayacağı, öğreneceği, yapacağı, yapmayacağı, yaşayacağı her şey, bu kitapta açıklanmıştır. Hala aklınızı kullanıp bu kitaptan faydalanmayacak, okuyup bu ilimden nasibinizi almayacak mısınız diyor Allah!

Bir insan hayatı boyunca ne görür, duyar, merak eder, sorgular, arar, okur, öğrenir ve yaşar? Ne gibi sorular sorar?

Normalde az buçuk kafası çalışan bir insanın “ben kimim, dünyaya nereden geldim, neden buradayım, nasıl yaratıldım, yaşama amacım nedir, yer, gök ve ikisi arasındaki bunca şey neden ve nasıl yaratıldı, şu koca evrende yalnız mıyız, evrende bizden başka yaşayan canlılar var mı, dünya benzeri başka gezegenler var mı, ölümden sonra yaşam var mı, varsa nereye gideceğiz, doğru nedir, yanlış nedir, Tanrı var mı, din nedir, ne değildir” vs gibi sorular sorması gerekir. Kısacası insan kendisini arar, kendisini bulmak, anlamak, tanımak ve bilmek ve kendisini tüm zararlı etkenlerden koruyup, huzurlu bir hayat yaşamak ister öyle değil mi?.

İşte Kur’an size bütün bu soruların cevabını verir. Öyle “Taharette temizlik yaparken yanlışlıkla arkadan su kaçarsa oruç bozulur mu” ve benzeri gibi akıl, hikmet, din dışı soruların değil…

Ama siz hayatınız boyunca hiçbir kitap okumaz, belgesel izlemez, araştırmaz, hiçbir bir şey öğrenmezseniz, sadece evde atalarınızdan duyduklarınızla yetinir, üzerine bir de Kur’an’ı Arapça okuyup, ondan hiçbir şey anlamazsanız, elbette dini anlamada Kur’an yetersiz deyip, o tarikat senin, bu tarikat benim, rüzgarda uçuşan bir çöp parçası gibi sürüklenip gider, bunların uydurduğu Kur’an ve hikmet dışı ciltler dolusu gereksiz bilgi[17] ile din diye amel edersiniz..

Oysaki daha önce Allah’ın kendilerinden hoşnut olduğunu söylediği akıl, ilim, hikmet ve takva sahibi insanların “ayaktayken, otururken ve yan yatarken Allah’ı andıklarını, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşündüklerini” söylemiştik…

Bu insanlar göklerin ve yerin yaratılışı hakkında ne gibi şeyler düşünüyor ve Allah’ı anıyorlardır sizce?

“İşte her sabah güneş doğuyor, akşam da batıyor. Akşamları bazen ay çıkar. Bir yıl 365 gün, 12 aydır. 4 mevsim var. Uzayda yıldızlar var. Hayvanlar, bitkiler. Hepsini Allah yaratmış. Benim bunlarla uğraşacak, düşünecek halim ve vaktim yok. Benim işe gidip, eşimin, çocuklarımın, evin, patronumun ihtiyaçlarını karşılamam lazım. Allah’ın neyi neden yarattığını sorgulamak ne haddimize! Kafir miyiz oğlum biz! Tövbe tövbe! Günah günah! Boş ver işine gücüne bak, bunları fazla düşünme! Yoksa kafayı yersin. Ölüp gideceğiz zaten. Üç günlük dünya, yemene, içmene, eğlenmene, paranı kazanmaya bak…” gibi şeyler mi düşünüyorlardır?

Yoksa halife olmaları için gönderildikleri dünyada her sabah üzerlerine doğan güneşin ne olduğunu, neden oluştuğunu, bizi nasıl ısıttığını, dünyanın neden döndüğünü, atmosferin bizi nasıl koruduğunu, hayvanların, bitkilerin, böceklerin neden ve nasıl oluştuğunu düşünüyor, düşünmekle de kalmayıp ilimde derinleşip, bilim adamı olup, laboratuvarlarda deneyler yapıp, mikroskoplarla, teleskoplarla, uydularla Allah’ın yeri göğü ve ikisi arasındakileri nasıl yarattığını anlamaya ve keşfetmeye mi çalışıyorlardır?

Bence ikinci gruptaki insanlar gibi düşünüyor ve hareket ediyorlardır…

Çünkü Allah’ın gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri nasıl yarattığı ancak okumakla, sorgulamakla, düşünmekle, araştırmakla ve bunların neticesinde doğru bilgiyi elde edip, hakikate ulaşıp, cahillikten kurtulmakla, ilim sahibi olup, karanlıklardan aydınlığa çıkmakla, kısacası ilimin ve bilimin peşinde koşmakla anlaşılabilir… Dediklerime inanmıyorsanız alın size Allah’ın Kur’an’dan tokat gibi cevabı…

“Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme. “Rabbim! İlmimi arttır” de.” (Taha 114)

“Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir müddet için kalk ve ağır ağır, düşüne düşüne Kuran oku.” (Müzzemmil 1-4)

“İnkâr edenler, “Kur’an ona bir defada toptan indirilseydi ya!” dediler. Biz, Kur’an’la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkan 32)

Bakın bu ayetler çok önemli… Özellikle de şu: “Kur’an’ı okumakta acele etme, rabbim ilmimi arttır de”

“Yani namazın bir an önce bitsin de gidip parkta arkadaşlarınla sohbet et diye ne anlama geldiğini bilmeden ezberlediğin sure ve duaları hızlıca okuduğun gibi Kur’an’ı da ondan hiçbir şey anlamadan okuyup, bir an önce bitirmek için acele etme… Hafızlar gibi sadece Arapça ezberleyip, ondan hiçbir şey anlamadan da hızlıca okuyup bitirme…

Onu anlamak için önce ilmini arttır. Yerin, göğün ve ikisi arasındakilerin nasıl yaratıldığı hakkında ilim sahibi ol. Bunları sorgula, oku, araştır, incele… Bunları iyice bir idrak et. İlim ve hikmet sahibi ol. Sonra Kur’an’ı düşüne düşüne, ağır ağır, Allah ayetlerde sana ne anlatmak istiyor anlayarak, idrak ederek, kalbine sindirerek oku. Ayetlerimi gör ve tanı. Bunu bir insanın yazamayacağını, her şeyi en iyi bilen, âlemlerin rabbi olan Allah tarafından indirildiğini anla. Benim varlığıma ve sana indirdiğim bu bitabın hak olduğuna şahitlik et. Onu kendine hidayet rehberi edin. Ayakta iken, otururken ve yan yatarken, hayat içerisindeki tüm dünyevi gündelik işlerin ile meşgul olurken, beni zikret ve ayetlerimi hatırlayıp o ayetlerde ne demek istediğimi anlamaya çalış. Aksi takdirde Kur’an’ı asla anlayamazsın ve ne bana ne de nuruma ulaşamasın” diyor.  Zaten koca kitap boşuna OKU diye başlayarak da inmedi herhalde…

Eğer bu kadar bilginin üzerine hala Allah’ın zatı, ayetleri, neyi, neden, nasıl yarattığı sorgulanamaz, araştırılamaz, günahtır diyorsanız, size Kur’an’dan Allah’ı sorgulamak, O’na ve nuruna ulaşmak ile ilgili bir başka örnek daha vereyim… Öyle bir örnek ki ağzınız açık kalacak…

Tüm peygamberler gibi insanlık alemine rahmet olarak gönderilmiş olan Hz.İbrahim, muhtemelen yeryüzündeki ilk duvar ustalarından birisidir. Oğlu İsmail as ile birlikte Müslümanların Kıblesi olan Kabe’yi inşa etmiştir. Süleyman as’dan da Davut as’dan da önce gelir. Peygamberlerin atası olan Hz.İbrahim, insanların Mısırlılar, Hristiyanlar, Budistler vs. gibi kendi elleriyle yaptıkları putlara taptıkları bir zamanda, henüz daha küçücük bir çocuk iken, ona yol gösterecek, hakikati anlatacak hiç kimsesi yok iken, iç dünyasında yerin, göğün ve ikisi arasındakilerin yaratılışı hakkında düşünüp, bütün bunları kimin yaratmış olabileceğini sorgulamış, Allah’ı aramış, düşüne düşüne, akıl yoluyla mutlak doğruyu/Allah’ı idrak etmiş ve bulmuştur…

“Hani İbrahim, babası Âzer’e, “Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de, kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti. İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun. Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: “Bu benim rabbimdir.” Fakat (yıldız) kayboluverince: “Ben kaybolup gidenleri sevmem” demişti. Ay’ı doğarken görünce de, “İşte Rabbim!” dedi. Ay da batınca, “Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum” dedi. Güneşi doğarken görünce de, “İşte benim Rabbim! Bu daha büyük” dedi. O da batınca (kavmine dönüp), “Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi. “Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (Enam 74-79)

“Ve işte bunlar, İbrâhîm’e, kavmine karşı verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Muhakkak ki; senin Rabbin hakîmdir (hüküm ve hikmetin sahibidir), alîmdir (en iyi bilendir).” (Enam 83)

“Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.” (Nisa 125)

Ayetlerde gördüğünüz üzere, Hz.İbrahim’de tüm insanlar gibi başlangıçta Allah’ı yeryüzünde aramış, O’nun ne olabileceğini, nerede bulunabileceğini sorgulamış, bu yolda giderken birçok değişik rabler edinip Allah’a ortaklar koşmuş, ancak araştırmaları, sorgulamaları ve gece gündüz derin derin düşünmesi sayesinde bunların hiçbirisinin ilah olmadığını idrak edip, akıl yoluyla mutlak hakikati/Allah’ı bulmuş, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi yaratanın Allah olduğuna, Ondan başka ilah olmadığına kalben iman etmiştir.  Bundan dolayı da Allah onu kendisine dost eylemiştir.

Hz.İbrahim zamanında kendisinden ilim/nur alabileceği bir Kur’an olamayacağına ve bunları daha çocuk yaşta iken keşfettiğine göre demek ki Hz.İbrahim’in sahip olduğu bu nur bambaşka bir nurdur… Bu nurun ne olabileceği üzerinde biraz düşünelim.

Hz İbrahim Allah’ı nasıl bulmuştur? Düşünüp, sorgulayarak. Bir insan hangi organıyla düşünüp, sorgular? Beyniyle mi, kalbiyle mi? Elbette ki beyniyle. Demek ki Hz.İbrahim beynini yani aklını kullanarak Allah’ı bulmuştur. Demek ki onun çocuk yaşta doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edecek, doğrunun ne olduğunu idrak edecek üstün bir zekası vardı. Hz.İbrahim’in sahip olduğu bu nur akıl nuruydu. Allah Hz.İbrahim’e üstün bir akıl bahşetmişti. Demek ki Allah’ın bir insana bahşedebileceği en büyük lütuflardan birisi de dedikleri gibi akıl oluyor.

“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiş demektir. Bunu ancak üstün akıllılar anlar.” (Bakara 269)

Demek ki Hz.İbrahim’in üstün zekâsı sayesinde derin derin düşünerek (tefekkür ederek) Allah’ın varlığına dair zamanının ötesinde elde ettiği bir ilmi ve o ilmi neticesinde de elde ettiği üstün bir imanı vardı.

“Böylece İbrahim’e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu (nizamını, hükümranlığı, iç yüzünü) gösteriyorduk.” (Enam 75, Ali Bulaç Meali)

“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.” (Enam 75, Diyanet İşleri Meali)

Dolayısı ile demek ki bir Müslüman’da, daha doğrusu bir insanda bulunması gereken en önemli özelliklerden birisi de akıllı olması ve aklını kullanıp, düşünüp, sorgulayıp, hakikati bulması gerektiğidir. Allah’ta Kur’an’da sürekli olarak insanları düşünmeye ve aklını kullanmaya çağırmıştır.

“Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.” (Enfal 22)

“Allah, pisliği, aklını kullanmayanlar üzerine bırakır.” (Yunus 100)

“Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 10, Enbiya 67)

“İşte biz, düşünen bir toplum için âyetleri böyle açıklıyoruz.” (Rum 28, Yunus 24, Enam 126)

“Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sad 29)

“Yine de düşünmeyecek misiniz?” (Enam 50, Enam 80, Yunus 3, Hud 24, Hud 30, Nahl 17, Müminun 85, Secde 4)

“Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” Kamer 17, 22, 32, 40)

Daha çok ayet var ama bu kadarı yeterli…

Öyleyse diyebiliriz ki, karanlıklardan aydınlığa çıkabilmek ve mutlak hakikate/ Allah’a/Nura ulaşabilmek için önce gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi yaratan tek bir ilah olduğuna inanmaya ve o inancı pekiştirip, çoğaltabilmek için de okuduğunu, gördüğünü, işittiğini anlayacak bir akla ihtiyaç var. Hem imanı hem de aklı geliştirip insanlar arasında şeytanın kurduğu tuzaklara takılmadan, Allah’ın doğru yolunda yürüyebilmek ve peygamberin kendisi gibi etrafını aydınlatan bir kandil olabilmek içinde öncelikle “DÜŞÜNMEYE, SORGULAMAYA, OKUMAYA, ARAŞTIRMAYA,” yani ilime ve bilime ihtiyacımız var…

Peki ilim ve bilimden kastettiğimiz nedir? Allah’ın Rad 37’de Kur’an için “sana gelen bunca ilimden sonra onların heveslerine uyma” dediği için Kur’an’ın bir ilim olduğunu belirtmiştik. Peki Kur’an nasıl bir ilimdir?

Kur’an bildiğiniz gibi ayetlerden oluşan bir kitaptır. Ayet de kelime anlamı olarak kendisinden ibret alınacak, üzerinde düşünülecek işaret, delil, mucize, olay, bilgi demektir. Allah Kur’an ayetlerini okumamızı, üzerinde derin derin düşünmemizi, kendisini gösteren delilleri araştırıp bulup, Onun tek ilah olduğu kavrayıp, yalnız Ona kulluk etmemizi ve verdikleri için Ona şükretmemizi istemiştir.

İşte Allah derin derin okumamızı ve düşünmemizi istediği Kur’an’ında, Kur’an ayetlerinden başka, yarattığı canlı cansız her şeyde de düşünenler ve akıl sahipleri için okuyabilecekleri, onlardan ibret alabilecekleri, varlığının ve yüceliğinin delillerini gösteren, üzerinde düşünülmesi gereken ayetleri olduğunu da söylemektedir. Örneğin;

“Yeryüzünü size beşik yapan, onda sizin için yollar açan, gökten su indiren O’dur. Biz o suyla çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyin, hayvanlarınızı otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren) ayetler/deliller vardır.” (Taha 53-54)

“O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ayetler/ibretler vardır.” (Casiye 13)

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ayetler/ibretler vardır.” (Rum 21)

“Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Halbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri için nice ayetler/ibretler vardır.” (Taha 128)

“Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ayet/ibret vardır. “ (Nahl 11)

“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ayetler/ibretler vardır.” (Nahl 12)

“Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.” (Nahl 13)

“Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.  Onları akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken de sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır. Kendi kendinize zor varacağınız memleketlere, yüklerinizi taşırlar. Doğrusu Rabbiniz şefkatlidir, merhametlidir. Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır. O, gökten sizin için su indirendir. İçilecek su ondandır. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla meydana gelir. Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ayet/ibret vardır.” (Nahl 5-11)

Demek ki insanın Allah’ın peygamberin kalbine indirdiği Kur’an ayetleri haricinde göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı hakkında da düşünmesi, bunların nasıl olup bittiği hakkında okuması, araştırması, keşfetmesi, bunlar hakkında ilim sahibi olması gerekmektedir. Gerekmektedir ki kendini ve yerini bilsin, gücünün bunların hiçbirisini yaratmaya yetmeyeceğini idrak etsin, kendisini Allah’a ortak koşmaktan vazgeçsin, bütün bunlarda Allah’ın varlığını gösteren ipuçlarını keşfedip, Hz.İbrahim gibi Ona hiçbir şeyi ortak koşmadan kulluk etsin….

Öyleyse bu göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılışı hakkında okunan her ilim ve yapılan her bilim, akıl sahipleri olduğu kadar diğer tüm insanlar için de Allah’ın birer ayeti/ ibret ve öğüt alınacak delilidir…

Dolayısı ile hayattaki en hakiki mürşit ve nur “ilimdir” diyebiliriz. İlim ile bütün karanlıklar aydınlanır, hak ve hakikat ortaya çıkar. Bu hakikate, ilime, nura ulaşabilmek için de Allah’ın ipi ve hidayet rehberi olan Kur’an’a, Kur’an’ı hakkıyla anlayıp nurlanabilmek, aydınlanabilmek içinde ilime ve bilime tutunmalıyız. İşte tutunduğumuz bu ipin ve tüm ilimlerin tek gerçek kaynağı da Allah olduğu için, O göklerin ve yerin nurudur… Onun bize bildirdiğinden, bilmemize izin verdiğinden başka bilgimiz/ilmimiz yoktur. Şüphesiz O alimdir, her şeyi en iyi bilendir. O nur üstüne nurdur…

“De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını daha ilave etsek (denizlere deniz katsak); Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.” (Kehf 109)

“Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah’ın sözleri bitmezdi. Doğrusu Allah güçlüdür, hakim’dir.” (Lokman 27)

“Muhakkak ki Allah, her şeyi en iyi bilendir.” (Şura 12)

Kaynakça:

[1] Enam 38
[2] Maide 3
[3] Enam 122 “Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir?
[4] MÜ  İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 16-17; 1998-1999, Kur’an-ı Kerim’de Nur Kavramı, Dr. Ömer ÇELİK, Sayfa 160-161
[5] Alim İmran 103
[6] Araf 3
[7] Ali İmran 105
[8] Ali İmran 19
[9] Ali İmran 85
[10] Bakara 130
[11] Naziat 24
[12] “Gerçek şu ki; İnsanların ibadet etmesi için ilk kurulan ev, Mekke’deki o kutsal ve bütün alemler için hidayet kaynağı olan Kâ’be’dir..” Ali İmran 96
[13] Sad 82-83, İsra 62
[14] Diğer dinlerde buna Nirvana’ya ulaşmak, taç çakraya ulaşmak, bin yapraklı Lotus Çiçeği (Buda), Avatar olmak denir. Bizde de kutup, gavs diye adlandırılır. Aslında tüm inançlarda anlatılan aynı hikâyedir…
[15] Ayetlerimiz = varlığımızın delilleri
[16] Kid’s Story, Animatrix
[17] Cuma 5: “Kendilerine Tevrat verildiği halde, onunla amel etmeyenlerin durumu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi yüklenmemiş olanların durumu), ciltler dolusu kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür.”

Araştıran ve Yazan: Cüneyt Aktan 14.02.2018

2889 Toplam Görüntülenme 3 Günlük Görüntülenme
Facebooktwitterredditpinterestlinkedinmail

2 comments on “ALLAH’IN NURU NEDİR? ALLAH’A NASIL ULAŞIRIZ?”

    • CuneytAktan Reply

      Eyvallah Sayın Ali Rıfat. Önerinizi değerlendireceğim. Saygılar.

Leave A Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.